American Horror Story Sezon 2: The Asylum – Hayaletler Dışında Her Şey

Meteorolojinin yağmurlu ve bir haftasonuna gireceğimizi iddia ettiği bu kasvetli Cuma akşamında, American Horror Story’nin 2. sezonunu, Asylum’u incelemeye alalım dedik. Hatta ben bu yazıyı yazarken gök gürültüleri başladı bile. O yüzden hızlıca konuya girelim. AHS’nin en sevdiğim sezonunun bu olduğunu belirtmeden de geçemeyeceğim. Asylum, televizyon dizi tarihinin şaheserlerinden biri bence.

Asylum, genel olarak 1964 yılında Massachusetts eyaletinde bulunan Briarcliff Akıl Hastanesi'(*) nde  geçen olayları konu alıyor. Genel olarak diyorum, çünkü hikaye günümüzde başlıyor ve bu “şimdiki zaman” sahneleri dizinin bütüne seyrekçe serpiştirilmiş kısa bölümler halinde devam edecek. Bu sahnelerde Amerika’daki en hayaletli yerlerde balayı geçirmek gibi bir fantezisi olan tuhaf bir çift görüyoruz. Güzel ve yakışıklı, işlerinde başarılı, paralı ve  21. yüzyılın özenti toplumuna -seks de dahil- her konuda örnek teşkil edecek bir çift bu. Başlarına gelenlere “Oh olsun gerzeklere!” tepkisini vermeyecek kişi azdır sanıyorum. Bu noktada, geçen sezonda belirttiğim “Korku filmlerinde sevişmek bela getirir,” klasiğinin güzel bir yorumlanışını görüyoruz. Çiftin yaşadıkları ilginç bir şekilde tüm sezona yayılıyor ve 1964’te geçen hikayelerden birine bağlanıyor.

Utanmasa adı Usher olacakmış.

Utanmasa adı House of Usher olacakmış. Burada balayı teklif eden adamın yüzüğünü alır kaçarım.

İkinci sezon, The Murder House gibi düzenli bir giriş yapmıyor. Bir çok karakteri ve bir çok olayı aynı anda devreye sokuyor. Özellikle ilk iki bölümde ipin ucunu kaçırıp aptala dönebilirsiniz. Bu düzensiz giriş, sezonun konsepti akıl sağlığı olduğu için bilinçli yapılmış bir şey tabii. Kurgu ve hikaye anlatılış tarzı ilk sezondan çok farklı; günümüzle 1964 arasında sıçrayışlar yapan dağınık sahneler ve karakterlerin geçmişine ait düzensiz flashbacklerle destekleniyor. Seyirci ipin ucunu kaçırsa da, karakterler çok derin ve olay döngüsü merak uyandırıcı olduğundan izlemeye devam ediyor, hikaye ilerledikçe de her şey yerine oturuyor zaten. Şahsen bu komplike anlatım tarzının çok ustaca kotarıldığını düşünüyorum.

Jessica Lange idülümüzsün: Part 2.

Jessica Lange idülümüzsün: Part 2.

Peki diyeceksiniz ki, Jessica Lange nerede? Tam da beklediğiniz yerde, Briarcliff Akıl Hastanesi’ni yöneten otoriter Başrahibe “Jude” kendisi. Ancak bir de rahibe olmadan önceki hayatı var ki, evlere şenlik. Alkolik bir kulüp şarkıcısıyken (bizde sanırım pavyona tekabül eder) yaşadığı bir olay nedeniyle bu işleri bırakıp rahibe oluyor. Eski hayatından kalma tek kusuru ise, yakışıklı ve karizmatik erkeklere karşı ilgisi. Kutsaniyete giden yolda elinden tutan rahip Monsignor Timothy Howard’la ilgili fanteziler kurmadan gün geçirmiyor. Joseph Fiennes, Briarcliff Akıl Hastanesi’ni kurmuş ve Vatikan hayalleri içinde kendini kaybetmiş Monsignor olarak çıkıyor karşımıza. Ne yalan söyleyeyim; Camelot’daki ip kaçkını kılıklı Merlin’den sonra onu böyle bir rolde görmek beni epey eğlendirdi. Jude’un sağ kolu güzel ve saftirik rahibe rolünde ise ilk sezonda Nora Montgomery olarak izlediğimiz Lily Rabe var ki; Sarah Paulson ve Evan Peters ile AHS’den edindiğimiz en güzel kazanımlardan  biri bence.

Sister Mary Eunice rolünde Lily Rabe. Harika oynuyor.

Sister Mary Eunice rolünde Lily Rabe harika bir iş çıkarıyor.

Murder House’daki medyum Billie Dean’i oynayan Sarah Paulson, bu sezonda lezbiyen bir gazeteci olan Lana Winters’ı canlandırıyor. Evan Peters’ı ise, -kendi karısını öldürmek de dahil- işlediği cinayetler sonucu yakalanarak Briarcliff’e getirilen, Lana Winters’ın deli gibi hikayesinin peşinden koştuğu seri katil Kit Walker olarak görüyoruz. Kit Walker’ın hikayesi özellikle 1960’larda meşhur olan “alien abduction” yani uzaylı kaçırmasından tutun da balta cinayetine kadar her türlü klasik Amerikan öğesine dokunuyor. Öldürdüğü düşünülen zenci karısı Alma (Britne Oldford) aracılığıyla o yıllardaki ırkçılığa da değiniliyor.

Evan Peters'ı bu sezonda kumral olarak görmek bazı kızları hayal kırıklığına uğratmış sanırım, üzülmeyin kızlar bir sonraki sezonda gene sarışın ve üstelik gene Taissa Farmiga'yla.

Evan Peters’ı bu sezonda kumral olarak görmek bazı kızları hayal kırıklığına uğratmış sanırım, üzülmeyin kızlar bir sonraki sezonda gene sarışın ve üstelik gene Taissa Farmiga’yla.

Dizinin bence açık ara en ilginç ve derin karakterlerinden biri ise, James Cromwell tarafından oynanan, insan vücudu üzerinde çılgın deneyler yapan Dr. Arthur Arden. Adeta bir Josef Mengele kendisi. Hatta gibisi fazla. Benden size tavsiye, özellikle sezonun ortasına tekabül eden deney sahnelerinde yemek yemeyin. Akıl hastanesinin bahçesinde “beslediği” denekleri, sezonun ilk gerilim/kovalamaca sahnelerini veriyor bize. Ancak hikaye ilerledikçe, bir önceki yazımda belirttiğim gibi korku türünden psikolojik gerilime geçiş yapıyoruz.

Sadist Dr. Arden. Sırf başkalarına değil ama, kendine de öyle valla.

Sadist Dr. Arden. Sırf başkalarına değil, kendine de öyle valla.

Olaylar, ısrarla seri katilin hikayesini öğrenmek isterken Briarcliff hakkında bazı şeyleri keşfeden Lana Winters’ın Başrahibe Jude tarafından akıl hastanesine kapatılmasıyla gelişiyor. Jude, Lana’nın öğretmenlik yapan kız arkadaşına baskı yaparak Lana’nın aklı başında olmadığına dair bir belge imzalatıyor. Wendy (Clea Duvall), Jude lezbiyen ilişkisini ortaya çıkarırsa bir daha öğretmenlik yapamayacağını bildiği için imzalıyor maalesef. 1960’larda eşcinsel olmak çok daha da zor.

Bu yazı, "American Horror Story Yazı Dizisi" adlı yazı dizimizin bir parçasıdır.

Yorumlar