Dünyanın En Uzun Oyun Fragmanı: Kingsglaive – Final Fantasy XV

Gel gelelim, filme geçtiğimizde her şeyin o kadar güllük gülistanlık olmadığı ortaya çıkıyor.

İlkin gözümüze çarpan kısım, filmin 5-10 cümleden uzun repliği olan karakter sayısının bir elin parmaklarını bile bulmaması. Zaten credits’leri beklerseniz bunu kendi gözlerinizle görmeniz olası. Zaten az olan karakter sayısı bir de üzerine bunların birbirleriyle etkileşimlerine yeteri kadar odaklanılmadığı görüldüğünde iyiden iyiye eksi haline geliyor. Örneğin; posterde yer alan karakterlerden (haliyle önemli bir yer tutmasını beklediğiniz) bir karakter filmde 5, bilemedin 10 dakika görünüp ölüyor. Bu ölümün herhangi bir şey değiştiriyor mu? Hayır, bir hiç uğruna ölüyor o karakter.

Başka bir örnek de şu; film boyunca defalarca Noctis’in gelecek için ne kadar önemli bir yeri olan, bir nevi “seçilmiş kişi” konumunda olduğuna atıf yatan diyaloglar görüyorsunuz ama öte yandan Noctis’i sadece filmin başındaki flashback sahnesinde fonksiyonsuz olarak (ki kralın ormandaki saldırıda yaralanan oğludur kendisi) ve sadece filmin credits sonrasında yine fonksiyonsuz bir şekilde görüyorsunuz kendisini. Madem krallığın geleceği bu gencin sırtındaydı, film süresi boyunca neden bize onu göstermedi, orası işi tümden muallak hale getiriyor ama oyunun kendi fragmanı konu hakkında daha da akıl karıştırıcı.

kingsglaive

Zira oyunun kendi fragmanında görüyoruz ki; Noctis kral ile başkentteyken görüşüyor. Yani filmin en azından ilk yarısında muhakkak kadraja girmesi gerekiyor ama olmuyor. Benzer şekilde yine oyunun fragmanında görüldüğü üzere; Noctis ve yancıları olan Gladiolus, Ignis ve Prompto son derece “bishounen” ( Türkçede pek bir karşılık getiremiyoruz ama “parlak çocuk” diye çevirelim, tam olsun. ) bir şekilde yansıtılıp dizayn edilmişler ve bu da filmin genelindeki batı esintili atmosfer ile tümden çelişiyor. JRPG’lerin artık mainstream tarzı olarak kabul gören bu konsept karakterleri diğerlerine göre aşırı sivri ve dikkat çeken bir hava kazandırma amaçlıdır, oyuncu karizmatik ve özel bir hava katılan o karakteri daha kolay kabul edip benimseyecektir diye düşünülür.

Batı RPG’lerinde ve bilimkurgu/fantastik filmlerinde ise  (en azından iyi olanlarında) onları kalabalıkta pat diye fener tutulmuş gibi gösterecek bir hava yaratılmaz. Karakter gayet sıradandır ve salondaki/oyunun başındaki sıradan izleyici kendisiyle parallelik kurarak karakteri benimser ve onun filmin sonuna doğru güçlenip yükselişini görürken gururlanır. Bu çok basit şekilde özetlenebilecek bir batı RPG’si / doğu RPG’si ayrımıydı ama görebileceğiniz üzere sırf ana karakterin oyundaki başrol olmasından ötürü bishounen havaya büründürülmesi, onun filmdeki karakterlerle yan yana gelemeyecek kadar kopuk ve çelişen bir atmosfer oluşmasına sebep olmuş. Noctis’in hikayesini merak edenler peşinen oyuna yönlendirilmiş yani ki, bu hoş bir seçim değil.

Oyunda var olup filmde de boy gösteren tek karakter Lunafreya. Hatta filmin önemli kısmı Nyx Ulri’in onu peşindeki türlü imparatorluk askerlerinden, dev robotlardan, hainlerden ve hatta dev yaratıklardan korumaya çalışarak geçiyor. Ama Luna gerçekten çok nötr bir karakter ve önünde insanlar ölürken bile doğru düzgün tepki veremiyor. Onlarca büyüklükte bir ahtapot ile neredeyse birkaç metre mesafede karşılaşınca bile bir ter damlası bile belirmiyor yüzünde. Hal böyleyken filmin sonuna dek başına ne gelirse gelsin kontrolü kaybetmiyor ve paniklemiyor. Hani böyle bir prenses kurtarmak üzerine kurulu bir filmde böyle bir prenses görmek ister misiniz bilmiyorum ama bu tek kelimeyle bu karakteri robotlaştırmış. Duygularını hissedemediğimiz için, bu karaktere başrol olmasına rağmen empati yapamıyoruz.

nyx

Nyx Ulric de ruhsuz bir diğer başrol karakterimiz. Luna ile arasındaki yegane etkileşim “Direksiyonu bana ver” türü birkaç cümleden ötesi değil, hatta bu konuda -utanarak söylemem gerekiyor ki- Mad Max: Fury Road gibi geçen dönemin benim adıma en hayal kırıklığı olan filminden bile daha geride. Filmin adı Kingsglaive ve bir kralın büyü güçlerini kullanabilen bir tür suikastçi / casus / kale muhafızı kırması farklı bir grup karakterin gerçekten ilginç olmasını bekliyorsunuz ama filmin hiçbir yerinde bu karakter size bir yakınlık kurmanıza imkan verecek denli bir şekilde anlatılmıyor.

Ulric hakkında onu tanımlamak için arkasından aklınızda kalabilecek tek şey “Ocak ve Yuva için” motto’su. Ama bu motto sırf arka plan boşluğundan Ulric ve krala karşı başkaldıran hainlerce bile kullanılıyor. “Ocak ve Yuva İçin” diyenler “Ocak ve Yuva İçin” diyenlerle savaşıyor ve Ulric’in bu boşluğu dolduracak hiçbir argümanı yok. Bu durum hem onu hem de rakip olarak karşısına çıkartılan Glauca için acemice ve çalakalem karalanmış bir RPG oturumu taslağı okuduğunuz izlenimi bırakıyor. Hal böyleyken diğer tüm Kingsglaive üyeleri 4-5 cümlelik repliklerini sarf edip anlamsızca ölen tipler. Gerçek anlamda birinin eksik olup bir tane fazla olmaları hiçbir değişiklik yaratmıyor.

Kral Regis, Sean Bean faktörü sebebiyle uykuda yürürken bile seslendirebileceği türden kolay bir rol olmuş fakat onun da hikayedeki yeri çok belli ve onun hakkında Star Wars Episode I’deki Qui Gon’un çeyreği kadar bile üzülmeniz mümkün olamıyor. İmparatorluk ordusunun gelişindeki amaç o kadar belli ki; bunun izleyiciyi şaşırtacak bir şekilde gerçekleşmesi gerekiyor ama film anlaşma imzalamadan zaman kazanılıp prensesin imparatorluktan kaçırma senaryosuna dönüşmesi ve filmin sonunda savaşın devam etmesi şeklinde, daha akıcı şekilde yürütülmesi gerekirken öyle olamıyor. Bile bile ladeslerle dolu bir senaryoda Regis geride ekşi bir tat bırakan, kullanılmamış bir başka karakter olarak ayrılıyor.

Posterde görünen bir diğer karakter Libertus, hayal kırıklığı ve intikam hırsıyla kendi ideallerine sırtını dönüyor. Ama bu kararı daha eyleme dönüşmeden kendi aldığı bu kararın acı sonuçları ile karşılaşıyor. Film ise bize Libertus’u “kandırılmış bir hain” değil bir “devrim kahramanı” diye lanse ediyor ve kraliçenin hayatta kalmasını bile Ulric kadar ona dayandırıyorlar. Ne desem laf değil.

Yorumlar