Kahramangiller

Değişmeyen Savaşlar: 20. Yıldönümünde Fallout 1 Oynamak

Önceden farkında olanlar elbet vardır ancak ben sanki yazının başlığı hiç sır vermiyormuş gibi söze gireyim: bir buçuk sene önce (New Vegas’ı saymadığımızda) ana serisine dördüncü hikayesini dahil eden Fallout külliyatının ilk oyunu Fallout: A Post Nuclear Role Playing Game bu Eylül sonunda 20 yaşını dolduracak. Bir diğer deyişle ilk Fallout etten kemikten bir insan olsaydı belki bugün üniversitede ikinci senesini okuyacak, hatta şu sıralar can çekiştiği finallerden ötürü tüm bölüm arkadaşlarından ders notu dileniyor olacaktı. Çok az oyun yirmi senesini Fallout serisinin gösterdiği verimle geçirebilmiştir. Akranlarıyla kıyasladığımızda Fallout’un (2011 çıkışlı da olsa yapım süreci çok eskilere dayanan) Duke Nukem Forever gibi bir başarısızlık abidesi olmadığını rahatlıkla görebiliyoruz. Ya da devrimsel nitelikte olmasına rağmen hikayesini bitirememiş ve hüzünlü bir şekilde lafı boğazında kilitlenmiş bir Half Life olmadığının da farkındayız.

Fallout serisi de potansiyelini gerçekleştiremediği, sönümlenmeye mahkum kaldığı yıllar elbet yaşamıştı, ancak nitelikli programcılar ve hikaye anlatıcıları onu tarihte kaybolmaktan son anda kurtardılar. Geçen zamanla elbet Fallout da değişti ve değişiyor. Bugün Fallout 4’e getirilen eleştirilerin bir kısmı (en azından işin teknik boyutuyla alakalı olanları) bundan sekiz yıl evvel Fallout 3’e de getiriliyordu. Şu an Fallout serisinin gitmekte olduğu çizgi başka bir zaman tartışılabilir, herkesin kabul edeceği nokta ise Wasteland’in kendine has dokusunun yıllardır büyük oranda korunmuş olduğu.

Ne var ki bu yazı tüm seriyi mercek altına almayı hedeflemiyor. Daha çok serinin ilk oyunundan ve bu ilk oyunun hala nasıl güncelliğini koruduğundan bahsedeceğim. İlk Fallout oyununun başardığı bazı şeyler öylesine evrensel ki muhtemelen oyunu bugün büyük heyecanla oynayabildiğimiz gibi bundan on yıl sonra da oynayacağız.

Fallout 1

Bilmeyenler için kısa özetimiz; ilk Fallout oyunu 2161 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nin güney batı bölgelerinde geçmektedir. Serinin takipçilerinin bildiği üzere 2070 yılında gerçekleşen nükleer savaş sonrası medeniyetler çökmüş, dünya çöl kumuna ve radyasyona mahkum kalmıştır. Amerikan hükumetinin yaklaşan savaş öncesi inşa etmeye başladığı büyük yeraltı yerleşkeleri Vault’lara sığınmayı başarmış insanların büyük bir kısmı savaştan korunması başarmışlardır ancak bu insan gruplarının da dış dünya ile ilişkisi kalmamıştır. Hikayemizin başladığı Vault-13 de son doksan yılını yeraltında geçiren insanların yaşam savaşını sürdürdükleri bu yerleşkelerden biridir. Vault-13 kendine yetebilen ve kapılarını dış dünyaya açmayı hiç istemeyen bir yerleşkedir, ancak temiz su ihtiyacını gideren arıtma sistemi arızalanmıştır ve tamir için çok nadir bulunan su çiplerinden gereklidir. Vault-13’ün vatandaşlarında biri olarak biz bu noktada devreye gireriz. Dış dünyaya su çipini bulma gayesiyle çıkmak, önce komşu Vault-15’e sonra da bir dolu başka mekana uğrayarak insanlığın geldiği son noktayı tecrübe etmek hikayemizin temelini oluşturmaktadır.

İlk Fallout’u birkaç saat oynadığınızda ilk fark edeceğiniz şey oyunun kendine has bir renk paleti olduğu ve bununla güçlü bir atmosfer yarattığı olacaktır. Fallout hiçbir noktada aşırı çarpıcı renklere girişmez, çatışmalarda dökülen kan dahil her şeyin üzerinde bir matlık hakimdir (tek istisnai durum Boneyard’taki kimyasal sıvı göletleri olabilir). Bu doku, bir de kasvetli ve güçlü ses/soundtrack sistemiyle birleştiğinde tamamen kendine özgü bir kıyamet-sonrası atmosferine kapı açar. Müziklerin arkasındaki isim Mark Morgan’ın daha sonra Fallout 2 ve Planescape: Torment oyunları için de beste yaptığını eklemekte fayda var.

Fallout’un atmosferi bize oyunlarda görsellikle ilişkili çok basit ama çokça unuttuğumuz bir şeyi gösterir: İyi sanat yönetimi, iyi grafiklerden daha kalıcıdır. Fallout bugün olduğu gibi döneminde de pek çok oyundan grafik performansı anlamında geri bir işti. Buna rağmen çok benzer renkleri kullanan başka oyunlar (mesela Jagged Alliance serisi) bugün remake çabaları ile tekrar gündeme taşınsalar da zihinlerde görsellikleri ile kalmazlar, Fallout’taki kasabalar, binaların köşelerine işlenmiş dev taş yüzler, araba yığınlarıyla yapılan kasaba girişleri ise meraklıları tarafından hala konuşulur.

Oyunun bir diğer şaşırtıcı başarısı çok az materyal ile çok geniş bir evreni bize inandırıcı bir şekilde sunabilmesi. “Special encounter”ları saymazsak toplamda 13 özgün mekana sahibiz ki bunların bazıları sadece çöl ortasında birkaç kulübeden ibaret. Buna rağmen kısıtlı mekanlarını zengince kullanan oyun hem kendi içeriğini doldurmayı başarıyor, hem de gelecek oyunların temelini oluşturacak tüm ögeleri (farklı fraksiyonlar, savaş öncesine dair dolu bir arkaplan ve mutantlara yönelik kendine has bir mitoloji) itinayla haritalarına serpiştiriyor. Üzerine bir gelecek planı yapılmamış, sadece yıllar öncesinin Wasteland oyunundan etkilenilerek tasarlanmış bir RYO denemesinden bahsediyoruz, 1997’de kimse Fallout’un bu denli büyük bir etki yaratacağını düşünmüyordu.

Fallout’un esas önemli özelliğini de belirtmeden geçmek oyuna büyük haksızlık olacaktır. Yirmi senelik bir RYO olmasına rağmen bu yaşını almış oyun yeni oyuncuları rahatlıkla içine çekecek rahatlıkta bir oynanabilirliğe sahip. S.P.E.C.I.A.L. sisteminin açıklığı bir yana, oyun içindeki arayüzlerde pratiklik ön planda tutulmuş. Silahlar arası geçişlerden save/kayıt sistemine kadar her şey kolay öğrenilebilir ve uzmanlaşılabilir şekilde. Buna erişmek büyük bir başarıdır, zira geçmişteki pek çok oyunun günümüzde rağbet görmemesi ve yeniden yapımları zorunlu kılan durum bu oyunların günümüz oyuncusu için fazla çileli olması. Bugün Baldur’s Gate’leri Enhanced versiyonlara zorunlu kılan insanların eskinin görselliğini beğenmeyişlerinden ziyade oynanabilirlikle ilgili yaşadıkları sıkıntılar olsa gerek. Fallout ise birkaç küçük sıkıntı harici bugünün oyuncusunu zorlayacak bir yapı barındırmaz, pratikliği kısıtlayan bazı etmenler ise zaten bir sene sonra tamamlanan ikinci oyunda giderilmiştir.

Kapanış için şunu söyleyelim, Fallout, kendi serisinin başlangıcı olması dışında kesinlikle bir ilk değildi. Oyunun Wasteland’in ruhani devamı olarak görülmesi bir yana, PC dünyası kıyamet sonrası içerikli RYO’lara da o dönem bir ölçüde aşinaydı (Mesela 1993 tarihli Dark Sun: Shattered Lands hem fantezi hem de kıyamet sonrasını harmanlayan, arkasında bir dolu kitaptan oluşan bir külliyata sahip başka bir RYO idi).

İçerik olarak da bolca bilimkurgu filmine referans veren, özgünlüğünden çok çeşitliliği ile öne çıkan bir işten söz ediyoruz aslında. Ancak Fallout kendinden önce yapılan işleri çok iyi özümsemiş ve farklı parçaları ustalıkla bir araya getirmiş bir oyun oldu, bu sebeple herkesin tanıdık bir şeyler yakaladığı ama bütüne bakıldığında şaşılası (hatta örnek alınası) özgünlükte bir başyapıta dönüştü. Gerek yeni nesil oyuncuların gerekse oyunları oynamanın yanında üretmeyi de gayesi yapan programcıların ilk Fallout deneyiminden kazanacakları çok şey var. Aradan geçen yirmi seneye rağmen aklınızda hiçbir soru işareti olmadan Fallout’un çölüne kendinizi bırakabilirsiniz. Talep ettiği birkaç günün hakkını sonuna kadar verecektir.

Not: Fallout 1 ve 2 deneyimine doyamayan ve yıllardır fazlasını isteyenler için Çek Cumhuriyeti’nden dört azimli programcı on yıllık bir uğraşın ardından özgün hikayeye sahip Fallout 1.5: Resurrection’ı tamamladılar. Geçtiğimiz sene İngilizce versiyonu tamamlanan oyun 25 saatlik yeni bir macerayı ilgililerine armağan ediyor. Resurrection’ı Fallout 2 üzerinden rahatlıkla oynayabilirsiniz.

Bu yazı, "Değişmeyen Savaşlar" adlı yazı dizimizin bir parçasıdır.

Yorumlar