Kahramangiller

The Evil Within – Kabusların Gerçeğe Dönüştüğü Yer

Öncelikle şunu belirtmek isterim: Ben korku oyunu sevmeyen bir insanım, fakat bu oyunda yeminimi bozdum ve deli gibi zevk alarak bitirdim. Korku oyunu sevmememin nedeni korkuyor olmam (gayet içten olarak söylüyorum) ve tek başıma oynamak zorunda kalmam. Peki bu oyunda neden yeminimi bozdum? Nedeni çok basit derdim, ama onlarca nedenim var. Bu nedenlere gelmeden biraz The Evil Within’in hikayesinden bahsedelim.

Talihsiz Dedektif

Dedektif Castellanos’un yolu görev icabı katliam işlenmiş bir akıl hastanesine düşer. Burada kan gövdeyi götürmüştür. Doktorların,hastaların ve görevlilerin çoğu ölmüştür. Olay yeri incelenirken kamera kayıtlarında olayın nasıl olduğu anlaşılır. Ruvik adında tımarhanenin psikopat hastası insanları katletmiştir.

Görüntüleri izlerken dedektifimiz kendini birden Ruvik’in psikopatça kurduğu rüyada bulur. Kendine geldiğinde bacaklarından asılı olarak etrafına bakar ve deliliğin içine düştüğünü idrak eder. Bulunduğu yer bir insan mezbahasıdır ve kesilme sırası ona gelmek üzeredir.

The Evil Within kimine göre başarılı, kimine göre kötü bir oyun. O yüzden arkadaşlar, bu yazıyı hazırlarken fanboy’luk yapmamaya ant içtim. Övmem gereken yeri övecek, sövmem gereken yeri de söveceğim.

Överken

Shinji Mikami bana göre dahi ve tam bir sanatçı. The Evil Within’de bunu bir daha anladım. Grafiksel olarak daha iyisini verebilecek bir oyunken vermemesi bile bir şey ifade etmedi bana. Çünkü atmosfer o kadar iyi işlenmiş ki, sizi oyunun içinde tutuyor hatta adeta hapsediyor. (Grafikler tavan olsaymış neler olurmuş düşünemiyorum) Daha oyunun başında kasap kancasına asılıyken bunu hissediyoruz. Safe area’mız bile muhteşem, adeta tüylerimizi dik dik ediyor. (American Horror Story’deki tımarhane gibi)

Tımarhaneler hep bana korkutucu gelmiştir. Etkiliyor ve ürpertiyor. Tabii atmosfer sadece tımarhane ve mezbaha ile sınırlı değil. Korkunç köyler, ürpertici köşkler ve garip karanlık fabrikamsı yerler de cabası.

Sadece atmosfer ile olmadığını çok iyi bilen Shinji abimiz düşmanlarımızı da sağlam tasarlamış. Özellikle Sadist ve The Keeper benim favorilerim. Sıradan zombimsi abiler için bir şey demiyorum, çünkü o biraz Resident Evil kokuyor ve bu beni birazcık rahatsız etse de bazı düşmanlar var ki beyin yaktırıyor adama.

Peki ya oynanış nasıl? Third person shooter oyunlarda ne kadar rahat hedef alabiliyorsan o kadarını yapabiliyorsun. Şöyle bir durum var; oyun sana asla bol keseden cephane ve silah vermiyor. (Benim çok oldu kaçarak ya da yumruklayarak geçtiğim yerler) Özellikle kafadan vurmanız gerekiyor, düşmanı bir kurşunla bitirmeniz sizin yararınıza olacaktır.

Bu arada unutmadan kibritiniz varsa cesetleri yakın, yoksa tekrar dirilebiliyorlar. Sonra “Vay efendim kurşunum bitti!” demeyesiniz. Vurmak demişken; biraz silahlardan da bahsetmek lazım. Aslına bakılırsa öyle acayip farklı silahlar yok. Tipik bildiğimiz altı patlar tabanca, pompalı tüfek, sniper gibi silahlarla savaşıyoruz. Ama onlara ek bir silah var ki; işte o silah oyunun yardımcı kahramanı bana göre. Oyunun %10’unu bitirdikten sonra arbalet buluyoruz (Siz ona tatar yayı ya da crossbow da diyebilirsiniz). İşte bu silah resmen sizi ölümden döndürüyor ve bunu birbirinden farklı başlıklara sahip oklarıyla yapıyor. Okların başlık listesi şöyle:

  • Zıpkın
  • Patlayıcı
  • Dondurucu
  • Elektrik akımlı
  • Zehirli (oyunun ek içerikli versiyonları için geçerlidir)

Bu ok başlıkları sayesinde boss’un hassas noktasına göre eşleştirip öyle savaşıyoruz (Nabza göre şerbet hesabı). Örneğin; Boss hızlı ise dondurucu okla yavaşlatıp ya da dondurup sonrasında pompalıyla daha çok hasar veriyoruz ve daha kolay hedef alıyoruz gibi.

Silahlar dışında bir de yetenek ağacımız oluyor. Ama bu yetenek ağacı dediğimde sanmayın ki elimizden elektrik akımı atıp düşmanları cayır cayır yakacağız (Palpatine misin oğlum sen? Derler adama unlimited poweeeeeer!!!). Özellikler şu şekilde oluyor: Oyunda yeşil sıvılı kavanozları topluyoruz onlar bizim ilacımız. Safe area’mıza dönünce o ilaçların puanına göre oturduğumuz hasta koltuğunda beynimize yetenek yükleniyor.

Örneğin; cephane taşımayı arttırma, stamina arttırma, can barını yükseltme, silahları upgrade etme gibi birçok hayatta kalmamızı sağlayan yardımcı unsurların sahibi oluyoruz.

Hazır Atmosfer Demişken…

Müzikler o kadar efsane ki, beni benden aldı oyun boyunca. Özellikle Claire De Lune adlı klasik müzik eseri hep safe area’ya geçiş odalarında çalarken Johan Sebastian Bach’ın ünlü eseri Air de insan kasabında bize dinletiliyor.

Bu eserlerin tınıları korkunç değil, hatta mutluluk verici tınılar ama oyun korkunç olunca tezatlıktan bir efsane çıkıyor. Tezatlık hiç bu kadar “cuk” diye oturamazdı, hatta oyunu bitirdikten sonra dışarıda bir yere gittiğimde bu eserleri duyunca uzun süre ürperdiğimi hatırlıyorum.

The Keeper

Biraz da Sövelim

Peki ağır eleştirilerin kurbanı olan ve insanları ikiye ayıran olay ne? İlk olarak; grafiksel olarak zamanın gerisinde olması (Buna rağmen atmosfer ve tasarımlar altımıza ettiriyordu bu başarı değil mi?). Garip tarafı; sinematikler oyun içi grafiklere göre daha iyi olması gerekirken tam tersi görünüyordu.

İkinci olarak; her ne kadar sağlam bir senaryosu olsa da Resident Evil’ın farklı çakması gibi göstermiş oyun kendini. Özgün ama bazı yerlerde kendi özgünlüğüne çelme takmış. Grafiksel hatalar ve ufak tefek de olsa bug’lar. Sövmem kısa sürdü, çünkü ben oyunun atmosfer ve senaryosuna daha önem veren bir insan evladıyım. Ben size onlarca oyun sayarım son dönemden. Hepsi grafiksel olarak epik, fakat oyunlar tam bir ucube.

Seslendirmeler

Dedektif Sebastian Castillano’yu seslendiren kişi hepimizin Hell on Wheels’den tanıdığı Anson Mount’iken yardımcı karakterlerde ise Juli Kidman’ı seslendiren Jennifer Carpenter var.(Dexter dizisinde,Dexter’ın polis kız kardeşini oynayan abla)

Asıl bomba Ruvik’i seslendiren abimiz Jackie Earle Haley, yani Watchmen filminde Rorschach’ı ve son çekilen Elm sokağı Kabusunda Freddy’i canlandıran yetenekli oyuncumuz.

The Evil Within 2’ya Az Kala…

İlk oyunu oynamadıysanız şiddetle tavsiye ediyorum hatta döverek tavsiye ediyorum. Kanımca oyunun ikinci halkası ilk oyunla bağlantılı olacak. Son olaydan yıllar sonrasında geçecek ve bu sefer dedektifimizin kızını kurtarmaya çalışacağız. Gördüğüm kadarıyla yine bizi stresli ve korkunç geceler bekleyecek. Yeni oyunda ki boss’lardan biri bile gün yüzüne çıktı adı da The Photographer…

Hepinize şimdiden iyi gerim gerim gerilmeler ve tırsmalar. İlk başta korkuyorsun ama girince oyuna alışıyorsun. Hepinize iyi oyunlar diliyorum.

Künye
Geliştirici: Tango Networks
Yayıncı: Bethesda Softworks
Tasarımcı: Shinji Mikami
Platformlar: PC, PS4-3, XBOX 360 ve ONE
İlk Piyasaya Sürülüş Tarihi: Ekim 2014

Yorumlar