The Dark Tower: Gunslinger is Born

Fantastik kuntastik alemlerde bu ara The Dark Tower/Kara Kule’nin lafı daha fazla duyulur oldu fark etmişsinizdir.  Stephen King bu meşhur kurgu aleminin ekranlara taşınacak olması, sevenlerinin arasında büyük bir heyecan yarattı, hikayenin esas oğlanı Roland Deschain’i İdris Elba mı oynayacak? Çikolata renkli bir Silahşör mü, amanın!? Filan derken, sabırsız bir bekleyiştir gidiyor.

Kara Kule serisini bugüne kadar okuma fırsatım olmamıştı, uzaktan uzağa merak ettiğim, okuyan herkesten de iyi yorumlar duyduğum bir seridir.  Stephen King’in başyapıtlarında biri olarak geçer ve müthiş popüler olmasa da seveninin çok sevdiği (hayret di mi hiç olmaz aslında bizim diyarlarda) ve yücelttiği bir seri olmuştur.  Etrafında oluşan güncellenmiş heyecan beni de gıdıkladı ve ufak ufak seriye yaklaşmaya karar verdim. Yaklaşmışken de hikayenin en başından başlamak adına ilk romanla değil (o şimdi kütüphanemin rafında okunmayı bekliyor),  serinin esas oğlanı olan Silahşör’ün başlangıç/orijin hikayesi ile bu maceraya atılmaya karar verdim.  The Dark Tower: Gunslinger is Born bir roman değil, Marvel tarafından yayımlanmış 7 sayılık bir mini çizgi roman dizisi. Robin Furth tarafından hikayesi oluşturulmuş, Peter David konuşma balonlarının içini doldurmuş, çizimler ise Jae Lee ve Richard Isanove tarafında yapılmış.  Stephen King projenin yaratıcı direktörü olarak katkı vermiş.  Ortaya çıkan eserin içine sindiğini çizgi romanın sonundaki yorumlarından da okuyabiliyorsunuz.

gunslinger1

Stephen King, çok ortaya karışık bir dünya yaratmış, hem fantastik, hem western, hem endüstriyel gelişimi takip eden bir distopya… Karışık geliyor kulağa (benim de uzun süre temkinli yaklaşmama sebep olmuştu zaten) ama dozları güzel serpiştirilmiş ve hepsi biraraya ustaca getirildiği için lezzeti çok yerinde. Çok ufak tefek geçmiş günlere dönüşler ile kahramanlarımızı bugünlere getiren tarihi ve dünyanın başına neler geldiğini görüyoruz.  Geldiği yer çok iç açıcı değil ama acaba gideceği yer nasıl olacak sorusu direk zihnimizde uyanıyor.  Klasik tabir edeceğimiz bazı temalar kullanıldığı için 1-2 kare gördükten sonra hayal gücümüz büyük resmin geri kalanını tamamlayabiliyor.  “Yabancı ama çok tanıdık” etkisini Stephen King çok iyi yerleştirmiş kurgu dünyasının yapı taşlarının arasına.

Bu mini seri ile, Roland Deschain’in (Silahşör), aldığı eğitimin hakkını vererek mezun oluşunu ve ilk gençliğinde başına gelen travmatik olayları izleyerek kendisinin ve arkadaşlarının çocukluğu geride bırakarak delikanlılığa doğru adım atmalarını izliyoruz.  Karakterler ile bağımızı çok doğal bir şekilde kuruyoruz, başlarına gelenler ile empati kurmak oldukça kolay zira.  Bu kadar çok acı ile yoğrulan Roland karakterinin nasıl gelişeceğini ve değişeceğini, ahlaki pusulasının nice olacağını da çok merak etmeden edemiyorum.  Yolculuk boyunca, ihanet, entrika, kahramanlık, kayıp, aşk, zafer, dostluk, şüphe, aksiyon, büyü, fenalık ve iyilik hepsi bir potada eriyerek gencecik kahramanımızın ve arkadaşlarının başından aşağı boca ediliyor…

dark-tower

Çizimlerine ise açıkça hayran kaldım.  Renklerin durum ve duyguları anlatacak şeklide kullanımı ve pesrpektifle oynayarak obje ve kişilerin üzerine yapılan odaklanmalar beni gerçekten çok etkiledi.  Kullanılan renk ve çizgiler hikaye örgüsünü ileri taşımakla yetinmeyip kendi öykülerini anlatır hale gelmişler, gözlerim bayram etti resmen.  Çizgi Roman mecrasının kendine has özelliklerini hikayeyi anlatmak için bu şekilde ustaca kullanımı, son sayfaya ulaştığımda daha fazlası için adeta aşermeme yol açtı.

İlk planım, bu giriş öyküsünü okuyup karakterin geçmişini biraz anlayınca doğrudan romanlara atlamaktı ama The Dark Tower: Gunslinger is Born görselliği ile beni o kadar içine çekti ki, devamında yayımlanan diğer 4 mini çizgi roman serisini de okuyup romanlara sonra başlamaya karar verdim.  Kara Kule bu kadar revaçta iken ve öyküyü ekranlarda izlemeden Roland’ın geçmişine bu mini dizi ile bir yolculuk yapmanızı şiddetle öneririm.

Yorumlar