Kahramangiller

Yabani #8 – Gotik Yılbaşı

Kahramangiller’i takip ediyorsanız bildiğiniz üzere her Yabani sayısını inceledik ve buna da şahsen ben severek devam ediyorum. Bu ayki sayının incelemesini özellikle yapmak istiyordum fakat malumunuz Ocak ayı genellikle öğrenciler için yoğun geçiyor ve elim hafiflediği gibi yaptığım ilk iş yeni sayıyı edinmek oldu. Yabani #8 yani yılbaşı sayısını inceleme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissediyorum çünkü bahsedeceğimiz, hakkında fikir yürüteceğimiz eser sayısı bir hayli fazla. İncelemeye başlamadan önce bu sayıda olan tüm çizimleri çok beğendiğimi söylemeden edemeyeceğim, hikayeleri beğenmeseniz de sadece alıp, okumadan çizimlere bakarak bile estetik bir zevk alacağınızı düşünüyorum.

Tek tek eserleri incelemeden önce değinmek istediğim iki nokta var:

Birincisi: Yılbaşı hikayeleri konu olarak olduğu gibi tematik olarak da birbirleriyle bağlı olmalıydı diye düşünüyorum. Bunun nedenini özellikle bir yılbaşı sayısı olarak hazırlanmamış olmasına bağlıyorum, bu konuda aydınlatılırsam sevinirim. Örneğin “Santanizm” hikayesi bir toplum eleştirisi, şeytani bir Noel Baba figürüyle karşı karşıyayız ama “Damdaki Komançi” bacadan giren dedemizi daha tatlı göstermekte. Zaten sonra “Noel Baba Öldürüldü” hikayesinde karakterin ne kadar yozlaşmış olduğuna dair bir hikaye okuyoruz. Bence böyle durumlarda tüm sayının duruşu aynı olmalı. Farklı görüşler olması elbette güzel fakat eminim ki okuyucular Yabani’nin çoğunu tek seferde okuyor ve “mood’dan mood’a” atlanması sayıdan alınan duyguları azaltıyor.

İkincisi: “Weird Tales” ve “Heavy Metal” ekolünde ilerleyen Yabani’nin hikayeler içerisindeki “uçukluk” oranı dengesini özellikle her hikayede hissetmemiz gerektiğini düşünüyorum. “Uçan Kale” hikayesinin başarısı bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Önceki sayılardaki “Ikademasu” (?) hikayesi de bir başka örnek. Yabani’de yayınlanan, devam hikayeleri istisnai olarak, tek bölümlük hikayelerin hem çarpıcı hem de okuyucuyu hikayeden uzaklaştırmayacak olması gerek. Bir sayının içerisinde böyle bir-iki tane eser olunca diğerlerini gölgeye itiyor veya sonraki sayılarda olan beklentileri yükseltiyor. Bu aynı zamanda bir önceki değindiğim noktayla da ilgili, eğer sayı kendi içerisinde tema olarak bütün olursa bu sorunun da çözüleceğini düşünüyorum.

Santaizm

Santanizm

“Santanizm”, ne yazık ki ismindeki özgünlüğü hikaye içinde gösteremiyor. Hikayelerde klişe motiflerin ve bilinen olayların kullanılmasına karşı değilim, yanlış anlaşılmasın fakat her öykünün gerek dil, gerek teknik veya sembollerle belli bir özgünlük seviyesini yakalaması gerektiğini düşünüyorum. “Santanizm” öykü olarak içerdiği az diyalog nedeniyle bu açıdan kendini gösteremiyor, yaptığı kapitalizm eleştirisinden öteye gidemiyor velakin, Arif Kaymak’ın kullandığı renk paleti yazarın vermek istediği mesaja ve duyguya cuk oturmuş. Soğuk renklerin kullanılması, mavi ve gri tonları, okurken sizi hemen içine çekiyor.

Yabani incelemelerinde sık sık çizimlerden bahsediyorum neticede çizgi öyküler yalnızca hikaye değildir. İşte tüm bir öyküyü daha anlamlı ve övgüye değer kılan çizim kalitesi budur. Doğru renk seçimi ve çizim her şeyi değiştirir. Uzun lafın kısası “Santanizm” beni hikayesiyle değil, detaylı ve ruh sahibi tasarımıyla etkiledi.

23:59:59

“23:59:59” için topluca meydanlarda yapılan yılbaşı kutlamalarına gotik bir bakış açısı diyerek başlayabiliriz. Hikaye sizi baş karakteri Hızır’ın psikolojik buhranının içine soktuktan sonra, yabancılaştığı toplumun içinde ona saldıran “musibetleri” görüyoruz ve olay bir anda aileden gelen bir “kötülük mirası”, bir ahlaki borç meselesine dönüyor.

Eğer bir edebi eserde aile ya da ebebeyn gibi toplumun temel yapı taşlarına gidiyorsak, genellikle, yazar sosyal temellerimizde bir sıkıntı olduğundan bahsediyor demektir. Aslında kişisel sorunlar yaşanılan topluma bağlıdır. Bildiğiniz üzere yaşadığımız zamanlar yılbaşı mutluluğunu bile küle çevirdi ve aslında böyle olaylar kişilerin hayatlarında sandığımızdan daha sık yaşanmakta. Birileri mutluyken, bazı yabancılaşmış, yalnız insanlar dertleriyle boğuşmakta ve bunlardan dolayı sıkıntılar yaşamaktadır. Bu hikayede tam olarak bu noktadan yılbaşını ele almakta. Yabani’de yayınlanan hikayeler arasında ilk başta okuduğunuzda size klasik bir öykü gibi gelebilir fakat edebi olarak başarılı bulduğum bir eser olduğundan kesinlikle okumanızı öneriyorum.

Yılsonu Partisi

Yılsonu Partisi

2016’nın kötü bir yıl olduğuyla ilgili çok geyik döndü, açıklamama gerek yok bunu zaten biliyorsunuzdur. İşte bu yıl kaybettiğimiz ünlülere ve üstatlara Yabani’nin saygı duruşu köşesi olarak “Yılsonu Partisi” hikayesini okuyabilirsiniz.

Eğer hikaye kendisi içerisinde “farkındalık” sahibi olsaydı, postmodern bir hikaye olarak örnek gösterebilirdi kesinlikle, çünkü içerisinde fantastik ve korku edebiyatına yaptığı göndermelerle böyle bir alt yapıya sahip fakat korku türünün alışkanlığı bu ve “göz kırpmak” kadar doğal. Doğallığı bozulup okuyucunun mesafesi kırılsaydı hikayenin daha güçlü olacağını düşünüyorum.

Uçan Kale

Uçan Kale

Uçan Kale 3. Bölüm

Beklenmedik bir şekilde aniden ortaya çıkıp, Yabani’nin en sevilen ve takip edilen hikayelerinden olan “Uçan Kale”, şimdi fanus-kafalı uzay araştırmacalarının bakış açısına geçiyor. Açıkcası Teksaslı tarafından anlatılan ortam Devrim Kunter’in yazdığı önceki bilimkurgu hikayelerine benziyor, bunların aynı evrende geçiyor olabileceğini düşünüyorum (Yoksa Kunterverse mi?) Ziyadesiyle “Alien” serisine de benzemekte. Önceki bölümlerde tanıdığımız gezegen yerlileri bu sayıda canavar gibi ortaya çıkıp Teksaslı’nın silahının tadına bakıyorlar. Öyküdeki bu iki farklı bakış açısı olması, bölüm aralıklarının bir teknik olarak kullanılması açısından başarılı. İlk iki bölüm yerlilerin tarafından, son iki bölümse Teksaslı yani “uzaylıların” tarafından, Şubat sayısında sona erecek olan “Uçan Kale” nasıl bitecek, merak içerisinde bekliyorum.

Bu yazı, "Yabani Dergi Tanıtımları" adlı yazı dizimizin bir parçasıdır.

Yorumlar