Kahramangiller

Bron / Broen – Soğuk ve Ölümcül

Yurdumuz sınırları içerisinde İngilizce olmayan Avrupa dizilerinin pek popülarite kazanamadığı malum. Ancak uzaklarda bir yerlerde, Baltık denizi kıyılarında yeni bir dizi akımı doğmakta. Köklü İskandinav sinemasının tüm deneyimini, gayet mainstream (belki Amerikan-vari) konulara sahip dizilerle harmanlayınca, ortaya görülmeye değer ikili ilişki analizleri, karakterlerde gözlemlenebilir toplumsal yansımalar ve bir de ender rastlanır sosyopatlar ortaya çıkıyor.

İşte İsveç-Danimarka ortak yapımı, bileni az, seveni çok Bron|Broen da böyle bir dizi. İki ismi de farklı dillerde köprü anlamına geliyor ve bahsi geçen, tabii ki 2000 yılında açılan ve Malmö ile Kopenhag’ı birbirine bağlayarak tüm ekonomik katkıları ile birlikte sorunlar da getiren Øresund köprüsü. 3. sezonu yeni sona eren dizide, her sezon bir vaka ele alınıyor ve dizi ortak yapım olunca, vakalar da İsveç-Danimarka ortak sorunu olmaktan geri kalmıyor. Elbette başrolde de bir İsveç, bir de Danimarka polisi var. Evet, biraz zorlama gibi görünse de bu tuhaf konsept, beraberinde tüm vakalara, bir siyasi kriz zemini de hazırlıyor.

Ama hem ikilimiz, hem de sıkça göreceğiniz bu Porsche çok karizmatik.

Ama hem ikilimiz, hem de sıkça göreceğiniz bu Porsche çok karizmatik.

Dizinin ilk sezonunda (spoiler vermemek adına diğer sezonlardaki değişikliklerden bahsetmeyeceğim) Malmö Ekipler Amirliğinin Asperger sendromlu, acar dedektifi Saga Norén’e, Kopenhag’ın hırçın ama gözü kara polisi Martin Rohde eşlik ediyor. İki ekip arasında mekik dokuyan davalardaki zincirin yanı sıra, konu ile ilgisiz görünen pek çok kişisel hikaye de, her sezonun ilk bölümünden itibaren gelişmeye başlıyor ve Amerikan dizilerinden alışık olmadığımız derecede detaylı karakterler ve ilişkiler bir şekilde bu zincire yandan ekleşiyor.

Elbette dizi birçok noktada farklı karakterlerden şüphelenmenizi sağlasa da, hiçbir karakter decoy (tuzak) olarak konumlandırılmamış; tümünün vakaların gelişimi içerisinde bir tuzu var. Dizi size bu karakterlerle öyle sıkı fıkı ilişki kurduruyor ki, kendinizi sıkça karakterlerle empati yaparken ya da nefret ederken bulabiliyorsunuz. Ve tabii ki her polisiyenin olmazsa olmazı ölümler gerçekleştikçe, önemsemeden geçemiyorsunuz. İşte bu durum başlı başına, diziyi izlediğiniz hiçbir dakikanın boşa gitmemiş olduğunu hissetmemizi sağlıyor – sakız gibi uzayan ve bir sürü dikkat dağıtıcı öğe ile bezenmiş günümüz dizilerinin yanında gerçekten ayırt edici bir unsur. Şahsen ben son dönemde dizilerde (örn. Game of Thrones) ölen bazı karakterleri pek umursamamaya ve “Ee bunca bölümdür niçin izledik biz bu karakteri?” diye sormaya başladım.

Bron’da yer alan onca kişisel öykünün, kendini tekrar etmeyen ‘plot twist’lerle birbiri ile örgülenmesi ve hepsinden önemlisi başroldeki ikilimizi de içine alması gerçekten akıllı bir kurgu gerektiriyor. Tüm bu süreçte, ne hikaye ile uyuşmayan, inandırıcılıktan uzak bir abartı yakalayabiliyorsunuz, ne de duygusuz, matematik bir kurgu olduğunu belli eden izahatlere. İskandinav soğukluğundaki ilişkilerin içinde dahi herşey tüm doğallığıyla gelişiyor.

Şöyle bir manzara karşısında trafiğin tıkandığından şikayet eden olur mu? İskandinavya'da olur.

Şöyle bir manzara karşısında trafiğin tıkandığından şikayet eden olur mu? İskandinavya’da olur.

Son dönemlerde izlediğim dedektiflik dizilerinde sık karşılaştığım bir “dava çözümünde olayı bağlayamama” problemi var. Dedektiflerimiz ya daha önce gördükleri şeyleri yıllar sonra bir dizi tesadüfler eseri anlıyor ve bir “Aha!” anı yaşayarak konuyu çözüyor (Fargo, True Detective) ya da üstün yetenekleri sayesinde (Sherlock). Bron|Broen’da ise her şey tanık ifadeleri ve kanıtlar üzerinden gelişiyor. Evet, Saga da farklı bir karakter. Asperger sendromu yüzünden neredeyse hiç bir duygusal tepkiye sahip olmayan karizmatik dedektifimiz, normal insanların duygusal tepkilerini çok iyi çözmüş ve bazen alışılmadık şekilde davranış motifleri yakalayarak davalarda önemli yol katediyor. Ben şu ana kadar bir inandırıcılık sorunu yakalayamadım. Üstüne üstlük insan davranışına ait bir sürü şey de öğrendim ki, sırf bu yüzden bile bu diziyi tavsiye edebilirim.

Unutmadan; Bron’da dövüş kareografileri yok. Özel efektler sıfıra yakın. Bildik oyuncular oynamıyor. Nefis bir giriş müziği var, hepsi o. Ancak esaslı bir polisiye izlemek istiyorsanız ve altyazılı izlemeyi kafaya takmıyorsanız Bron’u ne kadar tavsiye etsem azdır. Belki de tek kötü tarafı, 2 yılda bir sezon çekiliyor olması.

Not: Eğer İngilizce harici dizi izlemekten hoşlanmıyorsanız, Bron’un bir değil, iki adet remake’i de mevcut. Olayı Amerika-Meksika sınırına taşıyan The Bridge, 2 sezon sürdü ve sona erdi. Manş tüneline odaklanan diğer remake, The Tunnel’ın ise 2. sezonu yakında yayınlanacak. Her iki dizi de bolca tanıdık yüz içeriyor ve fena kritikler de almamışlar. Ama ben orijinaline sadık kalmayı tercih ediyorum.

Yorumlar

  • Melike Guler Cimen

    Öncelikle analitik bir bakışla, hem de spoiler vermeden bir diziyi çekici bir hale getirebildiğin için kutlarım. Hoş ilk iki sezonunu seyretmiş ve hastası olmuş biri olarak bu değerlendirme ne kadar doğrudur bilemem ama, Bergman, Hellström, Lars Von Trier gibi değerlerin çıktığı iskandinav sineması alt yapılı bir yapım ne kadar kötü olabilir mantığıyla izlemeye başlamıştım. Hiç yanılmamışım. Üstelik senaryodaki gerçekçi yaklaşım, çağdaş İskandinav yaşam tarzına tanıklık ederek ayrıntısal anlamda farklı bir boyut getirmişti. Senin de belirttiğin gibi ele alınan her karakter kendi kişisel öyküleriyle genel örgüye doğallıkla bağlanıyordu. Mizah ve dram dozu yerli yerinde, aksiyon arayanlar için de abartısız ama yeterliydi. Oyunculuk, görsel kalite ve müzik ise böyle sıradışı bir polisiye için bile fazla iyiydi. 3. Sezonu anca izleyeceğim. Sevgiyle kalın…