Kahramangiller

Peaky Blinders – Kazanan Belli, Kaybeden Kim?

İyi-kötü, vicdanlı-vicdansız, haklı-haksız ayrımının olmadığı tarihi dizi Peaky Blinders, BBC’den 2013 yılında Steven Knight’ın ellerinden çıkıp günümüze kadar gelmeyi sonuna kadar hak etmiş bir dizi. Bugüne kadar izlediğiniz hiçbir yapım gibi olmayan, ama hepsinden birer parça almış olan dizinin baş rollerinde Cillian Murphy (Thomas Shelby), Paul Anderson (Arthur Shelby), Helen McCrory (Polly), Sam Neill (Campbell), Anabelle Wallis (Grace Burgess) yer alırken; sadece birkaç bölümlüğüne gelip gözlerde ve gönüllerde inanılmaz etkiler yaratan Tom Hardy (Alfie Solomon) ve Noah Taylor (Darby Sabini) dizide konuk oyuncular olarak yerlerini alıyorlar.

Beğenmediğim bir diziyi yazmama alışkanlığımı yine devam ettiriyor ve Peaky Blinders’a fazlasıyla hayran kaldığımı belirtmek istiyorum. İzleyiciyi kesinlikle nereden vuracağını, izleyicinin nasıl şaşırtılacağını ve ters köşe yapılacağını çok iyi hesaplayan bir dizi olduğu kanısına varmış durumdayım.

peaky1

Peaky Blinders, İngiltere-Birmingham’da başlayıp Londra’ya uzanan bir hikayeye sahip. Ama ilk sezonumuz I. Dünya Savaşı’nın sonlarında 1919 Birmingham’ında başlıyor. Ana karakterlerimizin yer aldığı Shelby ailesinin çetesi olan Peaky Blinders’dan Thomas ve Danny de, I. Dünya Savaşı’nda Fransa’da savaş verenler arasında yer alıyor. Savaşın bitmesinin ardından evlerine dönenler tabii ki de savaşın izlerinden bir türlü kurtulamıyorlar. Ama aile işleri olan yasadışı işlerine tam gaz devam etmeye çalışıyorlar. Thomas Shelby, Peaky Blinders’ın başındaki isim olarak yasa dışı bahisçilik işini şirketleştirme peşine düşen kişi oluyor. Şehirde isimlerini öğrenebildiğimiz üç farklı çete yer alıyor. İlk olarak yarı çingene ailesi olan Shelby ailesi, çingene olan Lee ailesi ve bir de hepimizi garip ahlak anlayışıyla hayrete düşüren Billy Kimber’ın (Charlie Creed-Miles) bulunduğu çete. Bunların dışında da İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) üyeleri, komünistler ve kraliyetin adamları da ortalığı karıştırmayı asla ihmal etmiyor.

Aslında tam olarak dizide Game of Thrones anlayışının hakim olduğunu görebilirsiniz. Çeteleri ve diğer kuruluşları toprağı olan birer aile olarak ele alırsak ve hepsinin çıkarları için birbirlerinden nefret etmelerine rağmen anlaşma yapıp ardından birbirlerini satmalarını göz önünde bulundurursak, tam bir Game of Thrones havası olduğunu sezebiliriz. Güç tutkusu ve sıradan hayat yaşamak istememelerinin verdiği öz güvenle şehri hiçbir vicdani tavır takınmadan yerle bir etmekten çekinmeyecek çetelerden söz ediyorum burada. Bunların arasına bir de zayıf insanları alt etmekten hoşlanan detektif Campbell da eklenince inanılmaz bir kombo oluşuveriyor. Campbell, Belfast’tan gelen ve Winston Churchill için çalışan bir detektiftir. Campbell ilk kez şehre geldiğinde polislere attığı “Şehri pisliklerinden “arındırma” nutkunu tamamen unutup, zaman içinde kendi de şehri kirletmeye başlayarak, yaptığı sahtekarlıklar ve korkunç hırsıyla şehrin çetelerini bile bu konularda geçen bir isim olmuştur. Campbell’ı zayıfların üzerinde egemenlik kurmak istemesi, sadece kendi dileğinin yerine gelmesini istemesi, bu sırada masum insanlara zarar gelmesini hiç umursamayan tavırları ve özellikle de kadınlara karşı davranışları nedeniyle zaman zaman Joffrey Baratheon’a benzetmedim değil.

Peaky Blinders

Şehrin tamamen underground kısmına odaklanan bir dizi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz aslında. Dizide hiçbir karakterin normal hayatı yok ve karakterler soyadları altında ezilmekle yükümlüler. Thomas, Arthur ve John’un kız kardeşi Ada Shelby’nin bir komüniste aşık olup evlenerek soyadını değiştirmesi bile çözüm olamıyor, bela dna’larından taşıp yine onu buluyor. Şehri yöneten adamın kız kardeşi olmak başlı başına terör nedeni sonuçta.

1920’lerde İngiltere anlatımlarını güçlü tutmaya çalışan Peaky Blinders’ta her biri, bir ya da birkaç çete tarafından kontrol edilen şehirlerin siyasi yapısı da gözler önüne getiriliyor. Churchill, oturduğu yerden olayları kontrol etmeye çalışıyor gibi görünüyor; bir bakıma da ağırlığı var da, ama yerellik konusunda kesinlikle çeteleri aşamıyor. Zaten Churchill’in de sahtekarlık açısından çetelerden hiç bir farkı yok. Birmingham’ın yöneticisi Peaky Blinders’ın polise verdiği rüşvetler ve gözdağı, fazlasıyla suçlarını ört bas etmeye yetiyor. Yani neredeyse tamamen düzeni çürümüş bir ülke, kasvetli bir hava ve bol miktarda kan ve şiddet içeren bir diziyle karşı karşıyasınız. O kadar kasvetli ve kirli bir dünya gösteriliyor ki, gündüz ile gece arasında ayrım yapmak bazen zorlaşıyor. Çok fazla şiddet içerikli yapımları hazmedemeyen ben bile, 1-2 bölümün ardından Shelby’lerin o içine jilet gizledikleri kasketlerini çıkarıp birkaç adam dövmelerini bekler hale geldim.

Yorumlar

  • Mesut Gülecen

    Çok güzel bir yazı olmuş. Dizi başta oyunculukları ve görselliği ile dönemi çok iyi yansıtıyor ve şu ana kadar izlediğim en kaliteli dönem dizilerinden birisi kesinlikle. “İngilizler’den God Father’a gecikmiş bir cevap” şeklinde tanımlanmayı son derece hak eden bir dizi bana kalırsa.