The Alienist: Katilin Zihnine Yolculuk

Sizlere Netflix’te tesadüf eseri karşılaştığım ve çok sevdiğim bir mini-diziden bahsetmek istiyorum: The Alienist. Öncelikle bu dizide ‘Oynat’ tuşuna basmamdaki temel sebep oyuncu kadrosu oldu. Başroller; Daniel Brühl, Luke Evans ve Dakota Fanning… Daha ne olsun?! Hem de Daniel Brühl, bilge olarak görülen (en azından öyle bir izlenim uyandıran) bir psikiyatrist (o çağlarda psikiyatristlere Ruh Avcısı ‘Alienist’ adı veriliyormuş), Luke Evans bir gazete çizeri ve Dakota Fanning ise polis departmanında çalışan ilk kadın memur rolünde…Bu dizinin ilk bölümünü izlememdeki bir diğer faktör ise konusu oldu; 19. yüzyılda New York’da geçen bir psikolojik gerilim, polisiye (AMAN TANRIIIM!!!).

Önce Oyuncuları ve Karakterleri Konuşalım

Bilge ve ağır bir rolde Daniel Brühl. Onu Good Bye Lenin ile tanıyor olsak da benim için en unutulmaz filmi kesinlikle Rush’dı (Onun hakkında da bir yazı yazayım bari). Daniel Brühl’ün de hayat hikayesi oldukça değişik bahsedeyim sizlere. Barselona’da doğuyor, annesi İspanyol ama asıl enteresan kısmı babasının Alman olup Brezilya’da doğması. Zaten Daniel Brühl de kemiklerine kadar Alman olduğunu hissettiriyor, mutlaka oynadığı her filmde arada ya Almanca da konuşur ya da Alman aksanıyla konuşur. Ama bir kere bile İspanyolca konuştuğunu görmedim (ki çok filmini de izlemişimdir yani). 

Efendim, bu dizide de aktörümüz Almanca konuşmayı ihmal etmiyor tabii ki. Alman asıllı bir ‘Ruh Avcısı’ kendileri. Ağırlığı olan bir karakter. Dizideki soruşturmanın beyni olduğu dahi söylenebilir. Nitekim bir seri katilin zihni oldukça ilgisini çekiyor. Onunla bağ kurmaya çalışarak cinayetleri çözmeye çalışıyor. Zira katil de alışılmışın dışında bir katil, sıra dışı yöntemleri var. Aslında bu dizide katil ile ruh avcımız arasında (Dizideki adıyla Laszlo Kreizler) arasında Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında kitabına benzettiğim bir bağ var. Kitap şu şekilde; hayatlarında gerçekte hiç karşılaşmamış Sigmund Freud ile Friedrich Nietzsche’nin kurgusal bir şekilde karşılaşıp, Nietzsche Freud’un hastası oluyor, Freud’un Nietzsche’yi iyileştirmesi gerekirken, Nietzsche’nin Freud’u iyileştiriyor. Dizide de Kreizler, katil ile bağ kurup katili bulmaya ve cinayetleri çözmeye çalışırken aslında kendi sorunlarıyla yüzleşip kendisini iyileştiriyor. Temel olarak Laszlo Kreizler karakteri ile ilgili söyleyebileceklerim sanıyorum ki bunlardan ibaret. 

Gelelim Luke Evans’a. Şöyle bir bakıyorum, sanırım Luke Evans’ı bu dizinden başka yalnızca Trendeki Kız (çok kötüydü hiç önermiyorum, kitabını da hiç beğenmemiştim zaten) filminde gördüm (düzeltiyorum Russel Crowe’un oynadığı Robin Hood’da ve Henry Cavillciğimin (Witcher’ı da daha sonra konuşacağız) oynadığı Immortals filminde görmüşüm ama hatırlamıyorum). 

Eveeet gelelim canlandırdığı John Moore karakterine. John Moore çok değişik bir karakter aslında. New York Times’da çizer olarak çalışıyor. Aslında düşününce gerçekten güzel bir meslek yani bence, değişik. Nişanlısı tarafından aldatıldığı için alkolik olmuş, “hopeless romantic” modunda geziyor. Bir de ‘Evlen’ diye başının etini yiyen babaannesiyle yaşıyor. Aslında çok hassas bir karakter. Hassas ve iyi kalpli. Lazslo’nun eski bir arkadaşı Dakota Fanning’in canlandırdığı Sara Howard karakterinin de aile dostu. Moore için bu soruşturma çok önemli olduğu gibi o da soruşturmanın önemli bir öğesi. 

Madem Dakota Fanning’den bahis açıldı ondan devam edelim. Öncelikle Fanning’in de çok filmini izlediğimi söyleyerek başlayayım. Kendisini hep Amanda Seyfried ile karıştırdığımdan mecburen Dakota Fanning denince de aklıma hep aşk filmleri geliyor (misal Dear John, bu yazıyı yazana kadar o filmde Dakota Fanning oynuyor sanıyordum). 

Dakota Fanning’in karakteri Sara Howard güçlü bir karakter başta onu söyleyeyim. Hatta dizide direkt feminizmi temsil ettiğini düşünüyorum. Sara Howard, New York Polis Departmanı’nda çalışan ilk kadın memur. Soruşturmaya, aynı zamanda Lazslo ve Moore’un arkadaşları olan komiser Theodore Roosevelt (evet dizinin böyle göndermeleri de var) aracılığıyla dahil oluyor. 

Gelelim Konuya

Aslında yukarıda konuya değinmiştim ama baştan, sistematik bir şekilde ele almak daha iyi olacak sanırım. 

Dizinin ilk bölümü bir erkek çocuğu cesedinin çıplak bir şekilde bulunmasıyla başlıyor ve gözleri ile bazı diğer organları da vücudundan alınmış bir şekilde bulunuyor. Katilin onu yüksek bir tepeden attığına kanaat getirerek soruşturmaya başlıyorlar. Öncelikle olayı çizmesi için John Moore çağrılıyor ve Moore, psikiyatr olan arkadaşı Lazslo’ya haber gönderiyor. Lazslo’nun da çocuk hastaların yer aldığı bir kliniği var. Özellikle kurbanın çocuk olması ve daha önce de benzer bir şekilde bir hastasının ölmüş olması nedeniyle bu vaka Lazslo’nun oldukça ilgisini çekiyor.

Lazslo  ve Moore, komiser olarak görevine yeni başlayan ve zorluklar yaşayan Roosevelt’e gittiklerinde Roosevelt yanında çalışan memur Sara Howard’ı Lazslo ve Moore ile birlikte olayı soruşturması için görevlendiriyor. Dizi bu şekilde başlıyor.

10 bölüm boyunca karakterlerimiz cinayeti çözmeye çalışıyorlar. Ama cinayeti çözerken de hem kendileriyle, hem birbirleriyle, hem de mevcut emniyet güçlerinin yolsuzluklarıyla yüzleşiyorlar. Yani spoiler vermemek için çok da detaya inmiyorum ama sıradan bir polisiye olmadığını söyleyebilirim. 

Görüşlerim ve Sonuç

Ağzımdan spoiler kaçırmamak adına direkt görüşlerim kısmına geçtim. Öncelikle 19. yüzyılda geçen psikolojik gerilim ve polisiye olması bile benim için izlemeye yeter de artar kriterim bu evet. Ama zaten konusuna bakmadan dahi oyuncu kadrosuyla da oldukça ilgi çekiyor. Genelde kadrosu çok dolu olan filmler/diziler pek güzel çıkmaz ama bu dizi bu konuda tamamen bu algıları yıkıyor. 

Nitekim sıradan bir polisiye olmadığını söyledim, çünkü klasik bir polisiyenin aksine soruşturanlar polis değil, hatta karakterlerimiz polislerle de mücadele ediyor. Gerçekten, bir psikiyatr (ruh avcısı), bir çizer ve bir memurdan oluşan bir soruşturma ekibi de oldukça ilgi çekici ve konu gerçekten çok güzel işlenmiş. Aslında polisiyeden çok psikolojik gerilim kısmı daha ağır basıyor (Eee, ana karakter psikiyatr olunca). 

Efendim son olarak da mini dizi olma özelliğinden bahsedelim. Dizi Caleb Carr’ın 3 kitaplık Dr. Kreizler serisinden uyarlanmış (1. kitabından daha doğrusu). Diziyi sadece 1. kitapla sınırlı tuttuklarından 1 sezonda bitirmiş görünüyorlar. Zaten internette mini-dizi olarak geçiyor. Fakat devam edeceği yönünde söylentiler var. Aynı kadro ile mi yoksa başka bir kadro ile mi devam ederler onu bilmem ama farklı bir kadroyla devam ederlerse yazık olur gibime geliyor. Çünkü gerçekten bu 3 oyuncunun elektriği de tutmuş, birbirleriyle bir uyum yakalamışlar. Zaten Daniel Brühl’den başka bir Lazslo’yu benimseyebileceğimi sanmıyorum. Çok ikonik bir karakter gerçekten. 

Dizi devam etsin etmesin bir kere mutlaka bu diziyi izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Açıkçası çok adını duymadım, bahsedildiğini duymadım ama genelde hep böyle duyulmamış, bilinmeyen, kuytu köşelerde kalmış dizleri keşfetmenin ve izlemenin tadı bir başkadır. Gerçekten Netflix’de dolanırken bu diziyi keşfetmiş olduğum için çok mutluyum, umarım siz de tavsiyeme uyup izlediğiniz için mutlu olursunuz. 

Yorumlar