Kahramangiller

Ünlü Şeytan Kovucu Dedektif Constantine’in Maceraları, Sonunda Bizlerle!

“Okültizm meraklıları buraya, size şahane bir dizi tavsiye edeceğim!” diyebilmeyi isterdim, ama Hellblazer serisinin ünlü büyücü dedektifi John Constantine’nin adını taşıyan dizi, çok hızlı, çok esprili ve maalesef çok zayıf bir pilot bölümüyle çıkış yaptı. Çizgi roman serisini takip etmemiş olanlar, Constantine’i 2005’te vizyona girmiş, başrollerini Keanu Reeves ve Rachel Weisz’in paylaştığı sinema filminden anımsayacaklardır. Onu da izlememiş olanlar için hemen kısa bir tanıtımını yapalım.

John Constantine bir büyücüdür, gizemcidir ve yeteneklerini garip vakaları çözmek için kullanır. Bu esnada sık sık iblis, şeytan, melek gibi doğaüstü varlıklarla haşir neşir olur, lanetlerle uğraşır, zaten bu lanetlerden kendi payını da çoktan almıştır. Dünyada iyi bir şeyler yapmak ister, ancak son derece kusurlu bir karakteri vardır; fosur fosur sigara içer, kalp kırar, dolandırır, depresifliğini alaycılıkla örtmeye çalışan mutsuz bir adamdır. Constantine 21. yüzyılda çoğumuzun muzdarip olduğu şekilde kendine ve dünyaya olan inancını kaybetmiştir. İnsanoğlunu karanlık güçlerden korumaya çalışır, ancak terzi söküğünü dikemezmiş modeli, kendi karmaşık hislerini bir türlü dengeleyemez. Sarı saçları, iflah olmaz alaycılığı ve kaypaklığıyla klasik bir İngiliz dedektif portresi de çizer. Karakter ayrıca Sandman ve Books of Magic serilerine de konuk olmuştur.

Hellblazer gerçekliği son derece karanlıktır, ciddi miktarda ahlaki sorgulama ve politika içerir. Serinin verdiği önemli bir his, Constantine’nin karanlık güçler karşısındaki etkisizliğidir. Günün sonunda bir düşmanını yense dahi büyük ölçüde hiç bir şey değiştirememiş olur.  Bu bakımdan atmosfer Call of Cthulhu ve World of Darkness’la büyük benzerlik taşır. DC evrenindeki mistik güçlere sahip karakterlerin de ara sıra gözüktüğünü ekleyelim.

Pilot bölüm, bir akıl hastanesinde açılıyor; Constantine küçük bir kızın ruhunu iblislerden korumaya çalışırken başaramamış, küçük kızın sonsuza kadar cehennemde çile çekmesine neden olmuş ve arada – sonlara doğru öğreneceğimiz şekilde- kendi ruhunu da cehenneme mahkum etmiştir. Zırt pırt belirip ona akıl öğretmeye çalışan bir melek olan Manny, yardımcısı Chas ve Furcifer adlı iblisten korumaya çalıştığı, eski bir arkadaşının kızı olan Liv çevresinde hikaye gelişiyor. Liv, babasının madalyonu sayesinde dünyayı “gerçekten olduğu haliyle” görebiliyor, yani paralel evrenleri, arada sıkışıp kalmış ruhları izleyebiliyor.

Constantine, Liv'in peşindeki iblisi cart diye bu kitaptan buluverdi. Kitap her eve lazım.

Constantine, Liv’in peşindeki iblisi cart diye bu kitaptan buluverdi. Kitap her eve lazım.

Constantine, dönemdaşı olan New 52 dizilerini aratmayacak kadar hızlı bir tempoyla giriş yaptı, oysa bu her çizgi roman uyarlamasında iyi bir şey mi? Bence hayır. Dedektiflik soslu süper kahraman dizilerinde olay akışının seyirciye hızlı aktarılması tercih edilen bir durum olabilir, oysa bir okült dedektifinin maceralarını öyle kamera oyunuyla anlatamazsınız. Hızlı geçiştirilmiş sahnelerle Hellblazer gerçekliğindeki melekleri, şeytanları, uymak zorunda oldukları kanunları, kurnazca anlaşmaların mantığını işleyemezsiniz ve seyirci haklı olarak “E hani kompleks okültizm, Constantine’nin özü bu değil mi?” diye sorar. Çizgi romanlarda gizemcilikten az çok anlayan insanları dahi şaşırtacak kadar detaylı büyü yasaları ve kullanımı anlatılır zira.

Ellerinde bu kadar zengin öğelere sahip bir evren varken niçin bu kadar klişe bir kurguyla çıktıklarına dair hiçbir fikrim yok. Constantine 9 yaşında bir kızı kurtaramadığı için üzülüyor, suçluluk duygusundan kurtulamıyor ama tek bölümde bile o kadar sık tekrarlanıyor ki insana gına geliyor. Açıkçası bu konuda David Goyer’in yazdığı dizi senaryolarında Arap atı gibi geç açıldığı gerçeğine umut bağlamaktan başka çaremiz yok, Da Vinci’s Demons’un da pilot bölümü ahım şahım değildi, 5. bölümden sonra toparladı.

Her şeytan kovucu arada artistlik yapmak ister.

Her şeytan kovucu arada artistlik yapmak ister.

Ben şahsen sigara içmemesine sevinsem mi üzülsem mi karar veremedim, bizdeki kanallardan birinin diziyi satın aldığını düşünsenize, adamın yüzünü göremeyecektik. Büyü sahneleri maalesef son derece zayıf ve bunun nedeni kesinlikle az efekt kullanılması değil. Sadece Matt Ryan’ın oyunculuğunun ve diksiyonunun, kullandığı hüküm cümlelerinin gücünü yansıtacak kadar yeterli olmadığına inanıyorum. Tabii bu kendini geliştirmeyeceği anlamına gelmiyor.

Kısaca Constantine, zengin menüsü olan lüks bir İtalyan lokantasında önünüze içine ekmek doğranmış lazanyanın gelmesi gibi bir his bırakıyor maalesef.  Sabredip önümüzdeki bölümlere bakacağız. Belki de “Sabırsızlık, 21. yüzyılın en büyük hastalığı,” derken Cerone ve Goyer biz seyircilere de mesaj veriyordu, kimbilir?

Yorumlar