Her Şeye ve Herkese Karşı: Allen Ginsberg

Allen Ginsberg’in en çok bilinen ve artık Beat hareketinin manifestosu olarak kabul edilen eseri Howl (Uluma), 1956 yılında Ginsberg’in başına bir dönem dert açıyor, ama bu durum onu hiç yıldırmıyor tabii. Bu dava üzerine bir de film var Howl adında. Ginsberg rolünü de James Franco kapmış, filmi bir süre sonra acaba Howl davasını merak ettiğim için mi yoksa Franco’nun oyunculuğu için mi izleyeyim diye düşünüyorsunuz. Filme biyografik bir film diyebiliriz, ama sadece Ginsberg’in hayatının bir dönemini anlattığı için bence çok da biyografi olarak kabul edemeyiz. Filmde Ginsberg’in kapitalizmin, siyasetin, ekonominin, dinin kısaca bize empoze edilen her şeyin cinsellikle bağlantılı olma düşüncesini görsel olarak da görebiliyoruz ve izledikçe ahlak tanımlamanızın değişmesine, değişmese bile bir şeylerin farkına varabilmenize tanık oluyorsunuz. Tabii dediğim gibi Ginsberg’in böyle dünyaya ve insanlığa savaş açan bir edebiyat yapması, ister istemez onun başını belaya sokuyor. Howl’un yazıldığı ve dikkat çektiği dönem de Amerikan Rüyası’nın önemli dönemlerinden birisidir ve Ginsberg’in en çok kullandığı ögelerden birisi de budur zaten. Sadece bu dönemin siyasi düşüncelerine değil, edebiyatına, müziğine, sanatına da karşı çıkmıştır Jack Kerouac ve William S. Burroughs ile birlikte. Ginsberg’in kendi deyimiyle “Howl, mekanikleşen ve ruhunu kaybeden her şeye ve herkese karşı bir ulumadır” demiş.

Howl filminden Allen Ginsberg (James Franco)

Howl filminden Allen Ginsberg (James Franco)

Howl and Other Poems’in yayınlanmasından bir süre sonra soyut ekspresyonizmin (Dışavurumculuk) özgürleştirilmesi olarak adlandırılan bir akımı da Robert Rauschenberg ve Jasper Johns başlatıyor. Yaptıkları ekspresyonist resimlerde Howl’dan aldıkları ilhamları kullanmaya başlıyorlar. Onu takip eden yıllarda da Ornette Coleman ve Miles Davis yine Howl’ı örnek alarak jazz müziği özgürleştirme kararına varıyorlar; ünlü komedyenlerden Lenny Bruce ve Mort Sahl, mizah anlayışlarını biraz da olsa değiştirip içeriklerine politika, ırkçılık, din gibi konuları dahil ediyorlar. Yani Howl, edebiyatçıların dediği gibi “dünyayı değiştiriyor”. Ayrıca Howl, Ginsberg’i de değiştiriyor; Howl’ın, Ginsberg’in homoseksüelliğinin dışavurumu olduğu söyleniyor.

Peki Howl neden dava edildi? 1957 yılında Howl and Other Poems’in San Francisco’ya gönderilen 520 kopyası ele geçiriliyor ve polis tarafından müstehcen ilan edilerek “çocuklarınızın eline geçmesini istemeyeceğiniz” kitaplar listesine sokuluveriyor. İnsanlar Howl’ın pornografiden farkı olmadığını, hatta daha tehlikeli olduğunu söylemeye başlıyor. Ebeveynler ergenlik çağında olan çocuklarının Howl’ı okumasındansa pornografik dergileri okumalarını tercih ettiklerini ifade ediyorlar. Bunların ardından iki sivil San Francisco polisi, Howl’ın çıktığı yayınevi olan City Lights Bookstore’a gelip Howl’ı satın alıyorlar. Satın alma işleminden hemen sonra da kitabevinin sahibini tutukluyorlar ve ardından da Howl’ın yayımcısı Ferlinghetti tutuklanıyor. Polisler adım adım Ginsberg’e yaklaşırken arada birçok insanı harcamayı da ihmal etmiyor yani.

Beat Hotel zamanlarında Jack Kerouac ve Allen Ginsberg

Beat Hotel zamanlarında Jack Kerouac ve Allen Ginsberg

Howl, modern (sayılabilecek) dönemin toplatılan ilk kitabıdır, ama tarihte sansüre uğrayan ilk kitap değildir. Amerikan tarihinde ilk kez edebi bir esere sansür davası, 1749 yılında Fanny Hill: Memoirs of a Woman of Pleasure kitabına karşı açılır. Bu kitap da bir hayat kadınının yaşadıklarını konu edinmiştir. Uzunca bir süre daha edebi eserlerde yapılacak olan sansürlerin önüne geçilemiyor (Howl davasında örnek olarak Walt Whitman’ın Leaves of Grass’i ve Leo Tolstoy’un The Kreutzer Sonata’sı verilmiş). Zaten birkaç yıl sonrasında da Comstock yasalarıyla birlikte sansür güvence altına alınıyor. Howl davasının sonucuna gelirsek eğer, böyle bir davanın açılmış olması tabii ki de son derece anti demokratik bir durum oluyor. Ama, cinsel eğilim özgürlüğü ve edebi özgürlük konusunu gündeme getirir. İnsanlar artık sığ düşüncelere karşı kendi düşünceleriyle savaş açabilecek konuma ulaşmışlar ve bu savaş ile birlikte, hükümeti yasal değişiklik yapmaya zorlamayı da başarmışlar.

Bu davanın ardından 1957 yılında Allen Ginsberg ve Peter Orlovsky, Paris’e Gregory Corso’nun yanına giderler. Bilindiği üzere Corso da bir şairdir ve orada Beat Hotel adı ile anılan otelde kalmaya başlarlar. Aralarına daha sonra William S. Burroughs ve Jack Keroac de katılır ve Burroughs burada Naked Lunch’ını yazar. Ginsberg ise burada “Kaddish” şiirine başlama fırsatını bulur. Kaddish şiiri, Howl’dan çok daha farklıdır ama aynı zamanda Howl ile aynı olduğu da söylenir. Farklıdır, çünkü bu şiiri Ginsberg annesi Naomi Ginsberg’e karşı olan karmaşık hislerini anlatabilmek için yazmıştır; aynıdır, çünkü anlatış tarzına bakıldığında şiir sanki annesi için değil de dünyaya karşı yazılmış gibidir. Daha önce de değindiğim gibi, Naomi Ginsberg zaman zaman depresyonla boğuşan, paranoyak bir epilepsi hastasıdır ve bu durum Allen Ginsberg’i bayağı zorlamıştır. Naomi, yaklaşık 50 yılını akıl hastanelerinde geçirmesi ve üzerinde birçok elektroşok benzeri tedavi yöntemlerinin denenmesi yüzünden hayatını kaybeder. Kaddish’i de bunun üzerine bir ağıt olmasını isteyerek yazar Ginsberg.

Yorumlar