Kahramangiller

Pan’ın Labirenti : Masallardan Gelen Sembolizm

Hiç yalanın ve acının olmadığı bir yeraltı krallığında, insanların dünyasının hayalini kuran bir prenses yaşarmış. Mavi gökyüzünü, meltemi ve parlayan güneşi hayal edermiş. Günün birinde, muhafızlarını atlatan prenses saraydan kaçmış. Ama dışarı çıktığında güneşin parlaklığı onu kör etmiş… ve geçmişe ait izleri hafızasından silmiş. Prenses nereden geldiğini ve kim olduğunu unutmuş. Vücudu soğuktan, hastalıktan ve acıdan muzdarip olmuş. Sonunda da ölmüş. Ama kral babası, ruhunun günün birinde yeni bir bedende, başka bir yer ve zamanda geri döneceğine eminmiş. O yüzden son nefesini verene kadar kızını beklemeye ant içmiş… ta ki dünya durana dek.

Gerçek dünyadaki masal işte böyle başlıyor. Öncelikle, bu bir tanıtım değil, inceleme yazısı. O yüzden bol miktarda SPOILER! içerecek. Bu konuda duyarlıysanız, filmi izleyip de okumanız önemle rica olunur. Tanıtım istiyorsanız, o burada. Bu yazının amacı eski masallarda anlatılan gerçeklerle, gerçeklerin arasına saklanmış masalsı sembolizmin “El Labirento del Fauno”, yani Pan’ın Labirenti’ne nasıl yansıtıldığını anlatmak. Kaleme alışımın nedeni de, konuya dair doğru düzgün Türkçe kaynak bulamamış olmanın bana verdiği üzüntü (ve hayal kırıklığı tabii).

Pan’ın Labirenti, masalsı bir öykü ile gerçek hayattaki savaşın iç içe geçtiği bir hikayeyi anlatıyor; Ofelia adlı küçük bir kız, hamile annesiyle taşraya geliyor ve üvey babası Yüzbaşı Vidal ile tanışıyor. Yüzbaşı Vidal, son derece saplantılı ve sadist bir tip olarak İkinci Dünya Savaşı İspanya’sındaki faşist Franco iktidarını temsil ediyor. Dönemin kötü şartlarına göre gayet rahat yaşıyor ve en büyük saplantısı faşizm karşıtı asi gerillaları avlamak. Ofelia, Yüzbaşı’nın her gün savaştığı gerillaların saklandığı dağ ve ormanları gören bu konakta son derece mutsuz. Sorunlu bir hamilelik geçiren annesini kaybetme korkusu ve sadist bir üvey babayla yaşamak kolay değil. Annesi Carmen onunla ilgilenemiyor, Vidal’ı babası olarak kabullenmesi imkansız, bu da küçük kızın Yüzbaşı’nın hizmetçilerinden biri olan Mercedes ile yakınlaşmasına neden oluyor. Ofelia kaçışı kitaplarında, özellikle peri masallarında arıyor. Tam bu sırada, konağın yakınlarındaki eski harabelerde Pan (Faun) karşısına çıkarak onun Prenses Moanna olduğunu ve üç görevi başarırsa kimliğini geri kazanarak Yeraltı Krallığı’na, babasının yanına dönebileceğini söylüyor. Bir yandan gerçek hayattaki gerilla savaşı devam ederken, Ofelia annesini korumaya ve görevleri başarmaya çalışıyor; çabuk olması lazım çünkü sonraki dolunayda süresi dolacak.

Prensesin kaçışı.

Prensesin kaçışı.

Ögelere teker teker baktığımızda klasik masal taslağına tamamen uyduklarını görüyoruz; başı dertte olan bir prenses, hain ve canavarımsı bir üvey baba, ulaşılmak istenen gerçek dışı bir hedef, doğum hakkı, kaybedilmiş ve geri kazanılmaya çalışılan özgürlük. Bunlar düz baktığımızda gördüklerimiz. Ancak filmin ilk sahnesinde yerde yatan küçük kızın burnundan akarken durup, geri gitmeye başlayan kanla del Toro bize diyor ki ; hayır düz bakmayın, ters yüz bakın!

Guillermo del Toro, başta bu projeyi tamamen farklı düşünmüş; hikayenin kahramanı Ofelia, küçük bir kız değil, yetişkin bir kadınmış. Bu versiyonda hamile bir kadın şehirden taşraya gelerek kocasının mülkiyetindeki konağa yerleşir. Ancak konağın yakınlarında, labirentinin yıkıntılarında yaşayan bir Faun’a aşık olur ve birlikte olurlar. Faun, kadının doğuracağı ilk çocuğun kanını akıtmasını ister; böylece sihirli krallığının kapılarını bir ölümlü için açabilecektir. Pan’s Labyrinth, başlangıçta bir kadının gerçek aşkıyla olabilmek için çocuğunu öldürmesinin hikayesiymiş. Derken, del Toro bir çocuğun bakış açısını kullanmak istediğini fark ederek senaryoyu değiştirmeye başlamış.

Pan’ın Labirenti’nin kurgusunda yine bir del Toro filmi olan The Devil’s Backbone ile büyük benzerlikler var. Yönetmen, iki filmin de aynı kurguyu takip etmesini istemiş. Birinde yine tek başına, bilmediği bir yere gelen bir erkek; diğerinde de bir kız çocuğunun hikayesini izliyoruz. İkisi de geldikleri gece doğaüstü bir varlıkla tanışarak kendilerini aşmaya zorlanıyorlar. The Devil’s Backbone’un hikayesi 1937’de geçerken, Pan’ın Labirenti 1944’te geçiyor, yani başta aynı gerçeklikteki bir devam hikayesi olarak düşünülmüş.

Yorumlar

  • Berke Halman

    Kusursuz bir inceleme olmuş! O kadar ki filmi hem tekrar izlemiş gibi oldum hem de atladığım veya bilmediğim yerleri hafızama kazıdım. Leziz 🙂

    • Özlem Buket Duru

      Teşekkür ederim Berke’ciğim ^^ Uğraşlarıma değmiş o zaman.

  • Merve Bastug Akdi

    Hayran kaldım.. Filmi defalarca izlememe rağmen gözden kaçırdığım farkında bile olmadığım o kadar çok ayrıntı varmış ki. Bizleri aydınlattığın için çok teşekkür ederim. Emeğine sağlık (: