Gölgesi Düşmeyen Adam – Bi Hapşırdım İçinden “Kara Panter” Çıktı

Şiddeti yanardağ patlaması ile kıyaslanacak ve duyanların sağır, görenlerin kör ve yakınında bulunanların yüreğine antik çağların korkusunu düşürecek hiddetli bir hapşırıktan hemen sonra kaç kişinin aklından “Kara Panter’e gitmeliyim” düşüncesi geçer? Bende tam olarak böyle vuku buldu olay. Halbuki rüya makinesinin dişlileri arasında hiç de tanımadığım bir kadının narin ruhu zarar görmesin diye sonsuzlukta bekçilik ediyordum. Bu güzeli ele geçirmek isteyen ve soyut pis gölgelerde saklanan at hırsızlarıyla çetin bir mücadeleye girişmiştim ki bir anda düşüvermişti garabet hapşırık rüyamın tam orta yerine (rüyaya bak!). “Noluyor be yaa” diyerek uyanmış ve hemen ardından “Kara Panter’e gitmeliyim” düşüncesi belirmişti zihnimde. Hayır bu garabet hapşırığın böyle bir çağrışım yapmasının nedeni ne olabilirdi ki? Ayrıca güne başlarken hapşırmak ne be kardeşim?

Bir düğme olsaydı ve üstünde “ertesi gün” yazsaydı hiç tereddüt etmeden basardım zira hiçte güne başlamak istemiyordum. Bir önceki geceden kalma sinsi bir bitkinlik alıkoyuyordu beni kalkmaktan. Ancak geçmişin siyah beyaz anıları çoktan üşüşmüştü ruhuma, nereden gelip nereye düştüğü belli olmayan şu aptal güneş öylesine parlaktı ki sanki bir anda patlayıp gazap salacaktı tüm şehrin üstüne.

Bir türlü kalkmak istemezsiniz ya hani, çocukluğumuzdan kalma bir travmadır, yıllar da geçse o geçmez; işte bu ruh haliyle mecburen kalktım. Her uyku bir dinleme tesisine gitmiyor maalesef.

“İşte bunların hepsi Kültür Emperyalizminin insanın en derin noktalarına kadar nüfus etmesinden Polat hocam, hapşırık yani” gibi saçma bir açıklamaya girişti yaklaşık 15 atom kalmış zavallı beynim. Zırvalamak ile ciddi tespit yapmak arasındaki nüansın henüz farkında değildim galiba. “Neyse entropiden tüm bunlar” deyip güne 6 milyar sıradan insanın başladığı gibi mutfağa doğru yola koyularak başladım.

Evli barklı bir adam olmadığım için beni ne bir kadın karşıladı, ne de mutlu çocukların haykırarak koşup sıçtığı sıcak bir ambiyans (Çocuklar genellikle ortalığın içine sıçarlar şaşırmayın). Bu yüzden dağınık mutfağın soğuk gerçekleriyle yüzleşmemek için her sabah saatte 2 cm hızla ilerlerdim ilgili mekana. Belki bir mucize olur da hazır bir yemek bulurum bahanesiyle. Tabii ki bulamadım. “Ne kadar sıkıcı bir evrende yaşıyoruz, neyse Kara Panter’e gidecek misin Polat?” gibi salakça bir düşünce daha yakaladı beni 3. Sınıf dedektiflik romanlarındaki gibi kendime ılık bir kahve yaparken (ılık mı?). Yahu kardeşim bu Kara panter nasıl girdi ki benim bilincime sürekli dürtüp duruyor? Evet biliyorum hayatımızda varolan birçok faktörün (özellikle de ekonomik faktörlerin) bilincimizdeki bir çok şeyi etkileyeceğini ve tüm bunların psikolojimizde yansımasını bulacağını… Ve evet yine biliyorum dünyadaki arka plan gürültüsünün biz farkında olmadan bilincimizi manipüle edeceğini (bunu şimdi uydurmuş olabilirim) ama sabah sabah Kara Panteri bu teorilerin neresine oturtayım? Ayrıca sabah dediğime de bakmayın, ben bilinen sabahların çok uzağındayım.

“Neyse, dünkü martılarla olan kavgamdan sanırım” diyerek yine 3. Sınıf dedektiflik romanlarındaki gibi robdöşambırımı giyip, internetteki gazetelere göz gezdirmeye karar verdim. En üst katta oturmanın da böyle dezavantajları vardı. Dün gece yatmadan önce çatıdaki martıların çok gürültü yapması üzerine kavga etmiştim kendileriyle. Elebaşı olacak haydut martı gagasında balık artığı, gırtlağında “N’oluyo lan burda” çığırtkanlığıyla kabadayılık yapmıştı bana. Ben de çatıya çıkıp kovmuştum bunları. Ardından gece boyunca uyutmamışlardı beni. Bilgisayarımın başına oturdum ve internette okumaya değer bir şeyler bulabilmek umuduyla tıpkı çer çöp arasında kemik eşeleyen uyuz köpek kancığı gibi debelenmeye başladım. İnternet gazetelerinin sefilliği içeriğine de yansıdığı için fazla bir beklentim yoktu aslında. Bazen eğlendiğim bile oluyordu, mesela hemen önümdeki haberde, daha doğrusu “beni klikle” zorbalığı ile atılmış kocaman bir başlıkta: “Karısını baltayla deşti” ve hemen altında da “bilmem nerede toplu seks rezaleti” haberi vardı. Her ikisini de pür dikkat okudum. Balta adam karısını altınları kendisinden sakladığı ve ısrarla istediği halde vermediği için deşmişti. Bu tip haberlerde nedense herşey bir baltayla sonuçlanıyordu, anladığım kadarıyla her evde bir balta var. Cinayet konusunda en “kestirme” yolu izliyoruz velhasıl. Bizden sofistike cinayetler bu yüzden çıkmıyor. Toplu seks haberi ise en arsız porno ürünlerinde dahi göremeyeceğiniz bir sebepten dolayı başlamıştı. Gerçek hayatta toplu seks oluyor muydu ki? Ben bu eylemin hep malum filmlerde olduğunu sanırdım. Düşünsenize arkadaşlarınızla klasik eğleniyorsunuz, bir anda kolektif olarak bilinçleriniz kilitleniyor ve sizi tek bir şey yapmaya ikna ediyor: toplu seks. Gözlerimi belertip 500 yaşındaki amcam gibi “ahlaksız zibidiler” diye söylenerek hınzırca gülümsedim haberi okurken, bu arada haber arasındaki yaklaşık 100 reklam banner’ına ısrarla tıklamadım. Hayatın “T” anında olmuş ya da olmamış bir olayı sadece sen reklama tıkla diye oraya koyan zihniyetin doğal güçlerce yok edilmesi (mesela vahşi arılar soksun bunları) kararına varıyordum ki bir anda karşıma çıkıverdi: “KARA PANTER”. Tövbe istiğfar deyip elimin tersiyle kapattım browser’ı (elimin tersiyle mi?). Bu anlamsız durumlar veya rastlantılar benim bildiğim amerikan sitcom’larında olmuyor muydu? O sersem senaryolar ne zamandan beri hayatın içine sızmaya başlamıştı?. Yoksa kültürel karmaşadan dolayı olasılık motoru aleyhime mi çalışıyordu? Neyse, kahvemi tükürüp zihnimi biraz boşaltmak amacıyla (daha şimdiden dolmuştu) bir iki anlamsız youtube videosu izlemeye karar verdim. Hemen elimin tersiyle kapattığım browser’ı tekrar açtım. Youtube’a girer girmez karşıma çıkan recommended 5 videonun hepsi de Kara Panter ile ilgili olunca mouse’u fırlattım. Truman Show’daki gibi kandırık bir durumun içinde olmadığımı ispatlamak için ışık, kamera gibi ekipmanlar var mı diye evin orasına burasına bakmaya başladım. Şüphe içinde hayali ekipmanlar ararken çok fena güneş ışınları bana evde fazla kaldığımı ve bir an önce dışarı çıkmam gerektiğini hatırlattı. “Sabah sersemliği heralde, başlarım şimdi Kara Panterine” diyerek kendimi teselli ettim ve 1 ışık yılı uzaklıktaki asabı bozuk gardolabımın yanına gittim. “Merhaba” dedi ben kapısını açarken, 400 yaşında kadim bir gardroptu. Ölmek üzereydi ve her kapısını açtığımda sanki “yalvarıyorum sana öldür beni” dercesine gıcırdardı. Hemen en etkileyici trençkotumu giydim, ki kendisi soyut felsefi ipliklerden yapılma 1400 yıllık bir geçmişe sahip, giyenin varlığına +8 bonus felsefi zamazingolar kazandırıyor. Ayrıca zor zamanlar için sakladığım şeytan tüyü arttırıcı şapkamı çıkarttım yeryüzüne, ki kendisi evrenin en nadide DNA’larından yapılma, giyenin cazibesine +10 ekliyor, yanıma yaklaşanın vay haline. Ve son olarak çalındığında insanı olmadık kederlere sürükleyen çok tehlikeli sazımı çıkarttım uzaysal boyut bölmesinden, ki kendisi 2300 yıllık üzgün kadim bir ağacın hüznünden yapılma, dinleyenin iradesi zayıfsa anında intihar ediyor. Yok be yav, yok. Hemen en sıradan şeyleri giydim. Toplum vitrininde asla ve asla beni ön planda gösterecek şeyler giymezdim. Şu dünyada en korktuğum şey toplumun bakışlarıdır. Bu yüzden “Boyalı Kuş” olmadım hiçbir zaman (iyi kitap, okuyun). Kalabalıkların içinde kaybolmak benim doğamda vardı ve bunu her gün yapıyordum. “Sıradanlığın gücüdür bizi süper kahraman yapan” diye düşünürken son kez ev dediğimiz modern mağaraya baktım ve gölgelerin laciverte çaldığı bir dünyaya doğru yola koyuldum.

Dışarı çıktığımda güneşin sarımtırak aptallığına bakınca beni bir şeyin rahatsız ettiğini anladım. Hapşırıktan hemen sonra gelen “Kara Panter’e gitmeliyim” cümlesindeki gereklilik tüylerimi diken diken etti. Niye gitmeliydim ki? Ne yani alın yazısı gibi birşey miydi bu? Kutsal bir amacın son havadisi mi düşmüştü yorgun zihnime? O an şöyle elimi beynime sokarak bundan sorumlu olan nöronları bulup tokatlamak istedim. İnsanlar böyle şeyler yapabilmeli bence. İç organlarına dokunabilmeli.

Nereye gittiğim hakkında bir planım yoktu. Ben CGI Porn endüstrisinde freelance olarak çalıştığım için “boş zaman” lanetine kapılmış bireylerdendim. Zamanım boldu ama bir şeyler yapacak kadar da zamanım yoktu. Saçma gelebilir ama bu hissi size anlatmanın bir yolu maalesef yok. İş olduğunda zamanın bir anlamı olabiliyordu çünkü işveren size bunu kafanıza vura vura hatırlatıyordu. O sırada yapacak bir işim olmadığı için zaman geçmiyordu. Bu zamanın geçmesi, geçmemesi veya akıp akmaması konseptlerini de hep bir garip bulurdum zaten. Zaman tabii ki geçip giden bir şey değildi, sadece ben “yeteri kadar” devinmiyordum. Aslında dışarıya da ne için çıktığımı bilmiyordum. Hayatın sokaklarda mücadele içinde geçmesi gerektiğiyle ilgili bir yazı okumuştum bir zamanlar. Hangi sokaklardı onlar, hangi mücadele? Bizim neslin bir mücadelesi olmuş muydu ki? En ufak bir mücadele biçiminde bile tepemizde bir otoritenin bittiği zamanlardan gelmiştik biz bu kahpe çağa. Bizim nesil vahşi birer çiçek gibiydi, hayatın orta yerinde açan. Hiçbir rüzgar savurmadı onları, kimse duymadı bu çiçeklerin kokusunu, uygarlık sinmişti üstlerine, bir türlü yok olmayan. Garip bir hüzünle baktım çevremdeki tabelalara, evlerin biçimsizliğine, kaldırımların sessizliğine. Parça parça dağılan bir toplumun yansımalarını gördüm çevre dükkanların camlarında. Bir sokak dolusu mahvolmuş hayat akıyordu inadına, her bireyinde umutsuz bir bakış, çökmüş bir beden; gölgeleri yeryüzüne düşmeyen…

Bol GDO’lu mısır satan amcanın bir türlü ne dediği anlaşılmayan mısırımsı çığlıkları beni kendime getirdiğinde ayaklarım çoktan en yakındaki sinemanın rotasına girmişti bile. Şimdi anlamıştım bilincimin uçurumlarında kükreyen Kara Panter belasını, “bu filme gitmeliyim” zırzopluğunu. Bunun içindi hiç huyum olmadığı halde kendimi bir anda dışarı atmam. “O zaman boşuna debelenmenin manası yok Polat efendi, hadi hızlan, Kara Pantere gidiyoruz” dediğimde bir çöp kamyonu geçmişti üstümden, bir türlü beni de alıp götürmeyen.

Bana en yakın sinema “Bilmem ne” AVM’sindeydi. Seanslara göz gezdirdim ve uygun olan bir tanesinde karar kıldım. Ne yazık ki ben AVM’lerden de korkuyordum. Beni korkutan şey binanın kendisi veya içinde yer alan binbir tuzaklı alışveriş mağazaları değil, buradaki insanların sakinliğiydi. Bu insanlar dışarıda küfür edip, bağırıp çağıran, kavga eden, tüküren, çöpleri yere atan ve hayatlarında faydalı olmak için minimum, pislik üretmek için maksimum eylemde bulunan yaratıklardı. Ve bu yaratıkların içeri girer girmez sakinleşip, bir saniyede modern insan kılıfına bürünerek sanki en doğal çevreleri buymuş gibi olağanüstü bir kabulleniş ile hayaletler gibi tüm AVM boyunca süzülmeleri beni hakikaten korkutuyordu. Bu yüzden AVM’lere gitmiyordum ama artık normal sinema kavramı yok olduğu için mecburen bu itici yerlere gitmek zorunda kalıyordum. Şu garabet hayatımda gerçekten anlamakta zorluk çektiğim tek bir şey vardı o da insanların her gün yaşadığı çevrede bir anda mantar gibi biten devasa bir yapıyı hemen kanıksayıp üstüne de hiç vakit geçirmeden bir yaşam biçimi oturtmasıydı… Bana göre bu durum sosyolojik bilmecelerin en tepesinde yer alıyordu. Sınıf ve tarih bilincinden böylesine derin bir kopuş yaratan kötülüğü herhangi bir süper kötü kahraman dahi düşünemezdi herhalde. Joker, Loki, Magneto veya türevlerini yaşadığımız çağa bıraksak 1 saate kalmadan öleceklerinden emindim.

Hiç kimseyle gereksiz yere temas kurmamak veya fark edilmemek için son derece gelişmiş tekniklerle “Bilmem ne” AVM’sinin sinema katına tırmandım. Niye bu kadar yükseğe koyarlar ki, alt tarafı bir sinema, ulaşması kolay olmalı bu zımbırtılara diye düşünürken bir anda kendimi gişenin önünde buldum. Bir kaç kişi at yarışı oynayan tiplerin ciddiyetinde gidecekleri filmi tartışıyorlardı. Boş bir gişeye doğru yürüdüm ve namussuz bir Necromancer’ın marifeti olduğu çok belli, mezardan henüz kalkmış bir kızcağız ölüm katılığında bir ses tonuyla karşıladı beni: “BUYRUN!”. Kapitalizmin ürün kakalamak için icat ettiği yılışık ve sahte bir karşılama töreninden çok daha iyiydi; bu yüzden “hadi ne istiyorsan söyle ve defol git başımdan, her şeyden nefret ediyorum, buna sen de dahilsin” tavrını takdir ettim ölü kızın. En önlerden bir yer istedim, 3D saçmalığı olmasın istedim, Türkçe düblaj saçmalığı da olmasın istedim ve tüm bunların parası neyse ödedim. Otomatik skimsonik makinedan eğlencenin garantisi olan biletimi aldım. “Evet, seni b.klu Kara Panter, geliyorum ulan” tadında ne idiği belirsiz bir iç hoplamasından sonra bilincimdeki Kara Panter uğultusunun susmasını bekledim ama bir şeyler yanlış gidiyordu, yeni bir huzursuzluk hissetmeye başladım. Bu yeni huzursuzluğun nedenini bilmeden kös kös ölü kızın suratına bakmaya başlamıştım herhalde ki “Başka bir isteğiniz var mı? Yoksa çekilin gişenin önünden, dükkanı kapamayın, yallah hadi” gibi bir şeyler söylüyordu sanırım. Bir an şaşırıp “Hayır, yok galiba” diyebildim. Sistemin benimle işi bitmişti, paramı almıştı ve varlığıma daha fazla katlanmak istemiyordu. Doğasında vardı bu terbiyesizlik ve biz de bunu meşru kılmak için her gün milyonlarca parçaya bölünüyorduk. Ölü kız haklıydı yani. Ben de hemen def ettim kendimi bu zavallı kızın huzurundan.

Yorumlar