Kahramangiller

Amerikan Tanrıları: Mitolojinin Yarattığı Şaheser

“Her son yeni bir başlangıçtır. Şanslı numaran yok. Şanslı rengin ölü. Düstur: Babasının oğlu.”

Shadow Moon, üç yıldır hapishanede yatmakta olan bir mahkumdu. Şartlı tahliyeyle serbest bırakılıp, sevgili karısı Laura’ya koşacağı günü iple çekerken bir iyi, bir de kötü haber aldı.

İyi haber, iki gün erken bırakılacaktı. Kötü haber ise bunun nedeniydi: Karısı Laura bir trafik kazasında ölmüştü ve dul kocasının cenazeye katılabilmesi için tahliye tarihini öne almışlardı. Sonuçta Amerika adil bir ülkeydi. Yani, belki insanlar için öyle olduğu iddia edilebilirdi. Ama tanrılar için? Asla.

Şimdi diyeceksiniz ki, bu acıklı hikayenin tanrılarla ne ilgisi var? Emin olun Gölge’nin de (Ana karakterin ismi böyle çevrildiği için ben de böyle devam edeceğim) hayatının bu yalnız ve acılı dönemine başlarken, bir sürü tanrıyla karşılaşacağına dair hiçbir fikri yoktu. Derken, karısının cenazesine katılmak için son anda binebildiği uçakta açık renk takım elbise giymiş kırçıl sakallı o adamı gördü. Kendini “Bay Çarşamba” (Mr. Wednesday) olarak tanıtan bu zat, Gölge’yi beklediğini söylüyor ve ona iş vermek istiyordu. Oysa Gölge, birdenbire belirip onu kırk yıldır tanıyormuş gibi konuşan bu adamdan hiç hoşlanmamıştı. Nitekim, işverenlerimizden hoşlanmak durumunda değiliz ve Gölge, karısını kaybettiği kazada kendisine iş verecek en yakın arkadaşının da öldüğünü öğrendiğinde teklifi kabul etmekten başka çaresi kalmamıştı.

ag_3

Hapse girmeden önce vücut geliştirme hocası olarak çalışan Gölge, iri yarı bir adamdı. Bay Çarşamba’nın yapacağı yolculuklarda koruması olarak çalışıp getir götür işlerine bakacak, durum tatsızlaşırsa da devreye girip yeni patronunu olası bir fiziksel zarardan koruyacaktı. Ama durumun tatsızlaşması, aslında onun sandığından fazlasını içeriyordu. Çünkü Bay Çarşamba’nın amacı, geçmişin değerlerine her gün saldıran yeni tanrılara karşı, eski tanrıları birleştirmekti.

Yeni tanrılar kim mi? Televizyon, medya, internet… siz ne sanmıştınız ki? Dünya değişiyordu, bir fırtına geliyordu ve en eski çağlardan bu yana insanların yanında olmuş kadim tanrılar, kendilerini ve dünyada bıraktıkları izleri ne pahasına olursa olsun koruyacaklardı. Ama işleri zordu. Çünkü insanlar artık antik şehirlerdeki tapınaklardan çok, alışveriş merkezlerine gidiyorlardı. Sahi, siz hangisini tercih ederdiniz?

Neil Gaiman’ın bence Sandman‘den sonraki en iyi eseri olan Amerikan Tanrıları, işte böyle başlıyor. Zaten belli temalar açısından Sandman’in devamı da sayabileceğimiz bu roman, dünya mitolojileri kadar Amerikan kültürü ve coğrafyasına da dokunuyor. Gaiman, bize güzel bir yol hikayesi anlatıyor. Gölge, Bay Çarşamba ile gezdikçe meraklanıp, onları detaylı bir haritadan takip etmek isteyebilirsiniz (Eğer meraklısıysanız, bunu yapmak isteyebileceğiniz bir diğer fantastik roman, Stephen King ile Peter Straub’un beraber kaleme aldıkları The Talisman, yani Tılsım’dır).

ag_5

Amerikan Tanrıları ile ilgili en dikkat çekici detaylardan biri, hikayenin büyük kısmının büyük şehirler yerine kasabalarda geçmesi ve bu küçük yerleşim alanlarının ruhunu yansıtması. Neil Gaiman’da -hem de İngiliz olmasına rağmen- zaten biraz Stephen King’den miras almış olduğunu düşündüğüm bir Amerikan kasabası anlatma sevdası vardır (King okumuş ve yazarlığa meraklı kimde yoktur ki?). Alice Cooper’ın albümü için yazdığı The Last Temptation‘da da Amerikan kasabalarında yaşayan sıradan vatandaşların kaybolmuşluğunu işlemiştir.

Bu yazı, "İthaki Kütüphanesi" adlı yazı dizimizin bir parçasıdır.

Yorumlar

  • Ataberk Bozkurt

    Urban fantasy’nin ağa babalarından bence, sonundaki twist ile (o değil en en sondaki) derin bir “vay anasını” çekmiştim. Neil Gaiman’ın yazdığı romanlar arasında favorim gerçekten.