Kahramangiller

Rol Yapma Oyunlarında Korku Öğesi – Bölüm 8: Hayaletler

Hayaletler…

İnsanoğlunun yarattığı en eski korku hikâyelerinin kökenine geldik; tabii bu ölümdür, yani kaçamadığımız yegâne şey. Bedensiz ruhlar, pek çok kültürde değişik isimlerle ifade edilir. “Ghost” kelimesi eski İngilizce “gaist”tan gelir, o da Almanca “gaistaz” sözcüğünden türemiştir. Bu sözcük de Eski Norsça’da gazap anlamına gelen geisa’nın değişime uğramış halidir. Eski Alman mitlerinde ve Kuzey Avrupa inançlarında ölümden sonra geri gelme öğesi çok güçlüdür. Bugün sevimli peri halkı olarak bildiğimiz çoğu Kuzey Avrupa yaratığının mitolojisini biraz deşerseniz, ölümden sonra geri dönmüş ruhlar olduklarını görürsünüz.

Öncelikle hayaletler ve hayaletli mekanlar bence iki ayrı konu olduğu için burada da ayırmayı uygun gördüm. Hortlak hikâyeleri çoğu zaman vurucu ruh vakalarıdır, en azından öyle sanılır. Bu doğru değil tabii. İnsanların dostu olan hayaletler de vardır ve hayır, Sevimli Hayalet Casper’dan bahsetmiyorum. Güçlü kralların ve avcıların ölümden sonra geri dönüp savaşmaya devam ettiklerine inanan kuzey kültürlerinin hayaletleri öfkeli varlıklar olarak görmesi doğal, ama her yerde böyle değildir.
Özellikle Ata inançlarının ağır bastığı eski kültürlerde ölülerle konuşarak öğüt almak çok doğal sayılır, hatta onurlandırılır.

Ama yüzyıllar ilerledikçe popüler kültürde işler değişti. Bugün Eski Mısırlılar gibi ölümün ikinci bir hayatın başlangıcı olduğuna inanmıyoruz. Bir çoğumuz ölünce başka bir yere gideceğimiz fikrini saçma buluyor. Ölüm ölümdür, daha ötesi yok. Hiçlik. Yok oluyorsun. Bireyselliğin bu kadar güçlendiği bir çağda artık bu dünyada hiçbir etkimizin olamayacağı fikri çok korkutucu. Çünkü güçlenen bireyselliğimize rağmen, sosyal medya ve iletişim hızına kapılmış dünyanın bizi en fazla beş dakika umursayacağını biliyoruz, o da eğer şanslıysak. Bu Pirates of Caribbean’da Barbossa’nın elmasını yiyememesi gibi acı tatlı bir şeye benzemiyor. Çok korkuyoruz, daha da kötüsü depresyona giriyoruz. Çoğu hayaletin endüstri çağıyla birlikte acımasızlaşması doğal, çünkü esas acımasızlaşan bizleriz. Onlar da bir zamanlar insandılar, değil mi?

Nasıl Kullanabiliriz?

Hayaletlerin kaynağı ölümdür, dolayısıyla sembolize ettikleri şey genellikle bir trajedinin yansımalarıdır. Ancak hikayelerdeki kullanımları çok çeşitlilik gösterir. Popüler kültürde her doğaüstü varlık gibi fazlasıyla insanlaştırılmış olanlarına, hatta komedi unsuru olanlarına bile rastlayabilirsiniz.

korku_8_1a

Hayalet, amiyane tabirle bedensiz, cismani olmayan bir ruhtur. İki dünyanın arasında kalmıştır; yaşayanların alanı ve yeraltı dünyası. Bu nedenle çoğu zaman şeffaf olarak resmedilir. Hayaletlerin yanarak yok edildiği düşüncesi de yine Sümer mitlerinden gelmektedir; inançlarına göre yangında ölen birinin ruhu olmazdı, kızgın çöl kumlarına gömülü birinin de öyle. Hayaletlerin sadece insan olması gerekmez, özellikle kabile inançlarında kutsal sayılan hayvanların da ruhlarının belirdiğine inanılır. En popüler imge şüphesiz beyaz çarşaflar içindeki hayaletlerdir; bunun nedeni sanıyorum ölülerin beyaz kefenle gömülmesidir. Beyaz, pek çok kültürde ölüme atfedilen bir renktir, başlangıcın rengidir ve her ölümün bir başlangıç olduğuna inanılır; merhum kişi artık daha iyi bir yerdedir, dünyada çektiği acıları benliğinden atarak uykuya, uzun bir dinlenmeye yatmıştır. Yine çoğu kültürde geceleri yatarken beyaz gecelik giyildiğini hatırlarsanız, ölüme atfedilen huzuru daha iyi anlarsınız. Şimdi diyeceksiniz ki, batılılar cenazelerde veya yas tutarken siyah giyer. Doğru. Ölümün olduğu gibi kabullenmeye başlanması, şüphesiz farklılıklar yaratmıştır. Eski hikâyelerde hayaletler de tıpkı insanlar gibidir, huzurlu ve huzursuz olanları vardır. Oysa şimdi, özellikle batı dünyasında kişi hayalet olarak geri döndüyse, ortada huzur filan yoktur.

“Yeraltı Dünyası”

Eski kültürlere indiğimizde, ölümle fazlasıyla iç içe olduklarını görürüz. Eski Mezopotamya medeniyetlerinde, ölümden sonra kişinin bir anısı veya gölgesinin oluştuğuna inanılırdı. Ölen kişinin ruhu çift yönlü olabilirdi; eğer adaklar adanır ve saygıda kusur edilmezse ailesine yardım ettiğine, iyi bakılmazsa uğursuzluk getirdiğine inanılırdı. Eski Mısır’da ise ölüm sadece başka bir hayata geçişti, yok olmak anlamına asla gelmezdi, bu konuda çok güçlü bir inkâr mevcuttu. İnkâr edişin derecesini, ülkelerindeki altının hatırı sayılır bir kısmını toprağa gömmelerinden de anlayabilirsiniz zaten. Sonra da koca krallık niye çöktü.

Bir workshop’umda, insanlar arasında şöyle bir oylama yapmıştım; çok sevdikleri bir akrabalarını kaybettiklerini farz etmelerini istedim. Ölen akrabanın çok sevdiği bazı eşyaları onunla birlikte gömer miydiniz, yoksa onu hatırlamak için yanınızda mı tutardınız, diye sordum. Kimse gömmeyi seçmedi. Sırf bu bile pozitif bilimlerin gelişmesinin insan toplumu üzerindeki etkisini çok iyi anlatıyor bence; bireyselleşme ve tercihi ölenlerden değil, yaşayanlardan yana kullanma.

korku_8_1b

Wraith: The Oblivion’da ölülerin medeniyetler kurduğunu görürüz. Tabii en popüler olanı Stygia’da Hellenistik kültürün etkilerini fark etmemiz uzun sürmez. Tabii Yeraltı Dünyası ve ölüler toplumu çok daha eski bir şeydir. Mesela Babilliler buna Irkalla derlerdi. Her hanede ölüm olunca ve insanların onların varlıklarını hala sürdürdüklerine inanmaları normal bir şey olunca, ölülere de toplum kuralları yüklemeleri, onların yaşamlarını nasıl sürdürdükleri üzerine hikâyeler anlatmaları son derece doğal.

Eski inançlarda ölüler huzuru da işkenceyi de Yeraltı Dünyası’nda bulurlardı. Sonra işler biraz karıştı. Bunun nedenlerini bu yazı dizimizin ilerleyen bölümlerinde işleyeceğim için, şimdilik bırakıyorum.

Suç ve İnkâr

Kabul ediyorum ki bu alternatif bir Dostoyevski romanı ismine benzedi, ama ne demek istediğimi anlatayım.

2004’te Taylan Kardeşler’in çektiği, Doğu Yücel’in Hayalet Kitap adlı eserinden uyarlanmış Okul adlı filmi belki hatırlarsınız. Orada “Hayalet” sözcüğünün açıklamasını şöyle yapıyordu; “Hayal+et”. Bu basit, hatta diğer kültürlerde hayalet kavramı için yüzlerce kelime olduğu düşünüldüğünde biraz yavan bir açıklama gibi gelebilir, ama bence özünde doğrudur. Kastettiği şey, hayalet kavramının insanın kafasında olup bittiğidir. Hayalet hikâyelerinin ortak yönü, neredeyse hepsinin kökeninde güçlü bir suçluluk veya inkâr duygusunun bulunmasıdır. Özellikle kadın hayaletleri, cinsel yahut manevi taciz dedektörü gibidir. Bir kadına nerede istismar varsa, orada hemen bir hayalet hikâyesi yazılmıştır. Çünkü kadının çektiği onca şeyden sonra huzurlu öldüğüne inanılmaz. İyi bir örneği, Avrupa’da pek çok şatoda rastlanan kadın hayaletleridir. En ünlüsü bir kaç versiyonu bulunan “Gri Leydi” olup, kocasının bir kaprisi yüzünden boynu vurulan Anne Boleyn’e kadar pek çok kadının hayaletinin bir zamanlar yaşadıkları şatolarda dolaştıkları iddia edilir. Hikâyelerin kaynağına bakarsanız, daima tecavüz, aşırı tahrikten kaynaklanan intihar veya cadılık bahaneli cinayet olduğunu görürsünüz. Yani insanların gördükleri eteklerini hışırdatarak dolaşan kadınlar değil, o kadınlara yapılan kendi günahlarının ve suçluluğun yansımasıdır.

korku_8_8

Kadın cinsine tarih boyunca yapılan suistimal çok fazladır. Köylü ya da soylu olması fark etmez. Şatolarda yaşamış olsalar bile, çoğu isteklerinin dışında evlendirilmiş, geceleri kocalarının yasal tecavüzüne uğramış ve çoğu tıp yeterince ilerlemediği için doğum yataklarında acı çekerek can vermişlerdir. Kadının yaşam boyu çektiği acıya şahitlik eden insanların, ölümünden sonra içinde her tür canlının yuva yapabileceği, ısıya tepki veren ahşap strüktürlü şatolarda duydukları her sesten tedirgin olmaları normaldir. Hatta burada da biraz suçluluk vardır, kadının hayaletinin onlara görünüp şöyle diyeceğinden korkarlar; “Beni cadılık suçundan yakarlarken sen neredeydin, Lottie? En iyi arkadaşım olduğunu sanmıştım,” ya da “İçtiğim biranın içine ne katmıştın, Bertie? Çocuğum ondan düştü değil mi? Çocuk taşıyamadığım için cadı olduğumu düşündüler, Bertie. Oysa sen yaptın bunu, ben doğum yatağındayken kızını kocamın yatağına soktuğunu bilmediğimi mi sanıyorsun?”

Erkek hayaletleri ise genellikle yaşarken otorite sahibi olan figürlerdir. İnsanlar bildikleri belâyı sanırım daha az korkutucu buluyorlar, dolayısıyla “Kasabaya yeni bir katil geldi ve kim olduğunu bilmiyoruz,” demektense zalim toprak efendisinin kana doymamış ruhunun hala cinayet işlediği fikri çok daha inanılır gelmiş onlara.

korku_8_2

Bu tür bir hikâyeyi rol yapma oyunlarına yansıtmak iyi bir fikir olabilir, ancak fazlasıyla enerji ister. Oyunculara dramı tüm çıplaklığıyla hissettirmeniz gerekir. Özellikle çok fazla insanın kaldığı yerler; şatolar, oteller katmanlı hikayeler için biçilmiş kaftandır. Stephen King’in dediği gibi; “İnsanlar pisliklerini kusarlar”. Yani burada rahatça söyleyebiliriz ki, bu tür vakalarda insanoğlunun gördüğü hayalet değil, kendi suçlarıdır. Yüzleşmeye dayanamadığı gerçeklerin yansıdığı aynayla arasına bir perde çekmeye çalışmasıdır. Zaten hayaletlerde aramızda bir perdenin bulunduğu ve bu perdenin yılda sadece iki kez aralandığı efsanelerini de, zaten mutlaka duymuşsunuzdur.

Bu yazı, "Rol Yapma Oyunlarında Korku Ögesi" adlı yazı dizimizin bir parçasıdır.

Yorumlar

  • enes

    Elinize sağlık gerçekten çok kaliteli bir yazı dizisi olmuş.

    • Özlem Buket Duru

      Çok teşekkürler 🙂