Batmayan Güneşin Huzursuzluğu: Midsommar

Yüksek ihtimalle denk gelmişsinizdir; şu sıralar çok özel bir gerilim filmi, hem festival hem de popüler sinema seyircisine aynı anda seslenebilmeyi başarmış durumda. Sıklıkla gerçekleşen bir olay değil bahsettiğimiz. Hayatımıza aniden girmiş ve hakkında konuşmaya yeni başlamışız gibi gözükse de aslında korku sineması takipçileri son bir senedir Midsommar bekleyişinde, hatta adeta hasretindeydiler. 2018 yapımı Hereditary‘nin başarısı yönetmen Ari Aster‘i kısa zamanda büyük üne kavuşturmuş, herkes bu genç ve karanlık zihnin bir sonraki projesini merak eder olmuştu. 2019 başında Midsommar’ın ilk afişi görücüye çıkar çıkmaz büyük beğeni topladı, ardından gelen fragmanlar da film hakkındaki çoğu meseleyi berraklaştırdı; belli ki bir tarikat gerilimi seyredecektik. Korku sinemasında özgün sayamayacağımız, ancak klişelerde boğulacak kadar da tüketilmemiş bir temaydı mevzubahis olan. Peki Aster bu işi layıkıyla kotarabilecek miydi? Hereditary’i etkileyici kılan sinematik dil yinelenecek miydi? Yinelenirse neler olacaktı? Sorular bol, cevaplar öngörülebilir değildi.

Sonunda Midsommar seyirciyle buluştu. Görülen o ki kalbi kırılan yok, çoğunluk filmden memnun (ben de bu gruba dahilim). Aster ikinci projesi ile korku/gerilim türlerinde kilit bir isim olma konumunu önümüzdeki birkaç yıl için garantilemiş görünüyor. Peki Midsommar’ı neden beğendik? Biraz bunu konuşalım.

Midsommar’da hikayeyi, yaşadığı büyük travmanın ardından sevgilisinin arkadaş grubuyla İsveç’e giden Dani üzerinden takip ediyoruz. Sevgilisi Christian yazacağı doktora tezinin gerilimini yaşamaktadır ve Dani ile ayrılmanın eşiğine gelmiştir, ne var ki filmin başında gerçekleşen büyük bir trajediden ötürü genç adam ayrılma kararını alamaz. Sürüncemedeki çift, arkadaşları ile birlikte antropoloji öğrencisi Pelle’nin anavatanındaki komününü ziyaret etmeye karar verir. Bu sayede grup hem kafa dağıtacak hem de kendi akademik çalışmaları için veri toplayacaktır. Harga isimli komün dış dünyaya mesafeli ancak naziktir. Birkaç gün sürecek festivalde kutlamalar yapılacak ve komünün yüzlerce yıllık ibadetleri yerine getirilecektir. Harga insanları barışçıl ve misafirperverdir; ancak ibadet serisinin detayları ortaya çıktıkça komün toprakları yabancılar için giderek tehlikeli bir mekana dönüşecektir.

Yaz Ortasında Kalıtım Konuşmak

Midsommar hakkında konuşurken direksiyonu pek çok noktada Hereditary yönüne çevirmemiz gerekecek. Tematik olarak birbirine çok da benzemeyen bu iki film, öte yandan daha ilk dakikalarından aynı yönetmenin elinden çıkma olduklarını hissettiriyorlar. Hereditary’nin esas figürü Annie gibi Midsommar’ın Dani’sini de kökeni filmden çok önceye dayanan ciddi psikolojik sorunlarla boğuşurken buluyoruz. İki karakterin de rahatsızlıkları film esnasında yaşanan büyük travmalar sonucu şiddetle tetikleniyor. Hereditary’den farklı olarak, Midsommar bize kilit travmatik olayını ilk dakikalardan veriyor. Aster’in karakterlerin kırılma noktalarını verirken onları asla ekranda göstermemesi, sadece çığlıklarını duymamızı sağlaması (Hereditary’de Annie’nin bahçeden gelen çığlıkları, Midsommar’da ise Dani’nin ağlayışını telefondan dinleyişimiz), yönetmenin bir formülü takip ettiğini işaret etmekte. Öte yandan, ortak bir kökten filizlenen esas karakterler iki film sürecinde farklı dallarda gelişiyorlar. Hereditary kahramanını kendi evinde doğaüstü güçler ile taciz etmeye odaklanmış bir korku filmi olmayı hedeflerken Midsommar daha farklı bir gerilim çizgisini takip etmeyi seçiyor.

Nedir peki bu farklı çizgi? Bilinmeyen topluluklara karşı duyulan huzursuzluktan gelişen bu çizgi, uygarın ilkel ile girdiği (ya da girmekten kaçındığı) ilişkiden doğan korkunun bir ürünü. Kurumsallaşmış dinin pagan kültürleri istememesi, asimile etmeye çalışması ve edemediğini de korkutucu olarak sunması tarih boyu süre gelmiş bir olgu; sinemadaki yansımaları da az sayıda değil. Bir grup gencin ilkel/geride kalmışın toprağında yaşam savaşı verişi olarak baktığımızda Midsommar’ın Cannibal Holocaust ve bir dolu yamyam filmi ile kan bağı hiç de küçümsenecek düzeyde değil. Hatta bu bağı daha da geniş tutabilir, endüstrileşmeden uzak kaldığı için dışlanmış taşra Amerika’sını kendine düşman sayan bir dolu slasher’ı da (Texas Chainsaw Massacre‘dan tutun Wrong Turn serisine kadar) Midsommar’ın uzak kuzenleri olarak görebiliriz. Zaten projenin yapımcılar tarafından ilk olarak İsveç’te geçen bir slasher olarak planlanması da bu bağlamda şaşırtıcı değil. Aster ise bu talebi reddetmeyi ve kendi özgün yolunu çizmeyi seçmiş.

Bir Keşif Hikayesi

Midsommar’ın şablonu bir slasher olmaya bu kadar uygunken Aster’in ısrarla bu yola sapmaması takdiri haketmekte. Senaryonun da arkasındaki isim olan Aster öncelikle karakterlerin yaş grubunu yukarı çekiyor ve tüm bireyleri doktora araştırmacılarından oluşturuyor. Dani’nin travması ve huzursuz ilişki ağı da denkleme girdiğinde dramatik ağırlık gerçekten bu gezinin bir şeyleri onarma çabası olduğu hissini ağır bastırıyor, havuz partisinde katledilmeyi bekleyen gençleri seyretmediğimizi biliyoruz. Film bu açıdan bana 2017’nin benzer içerikli İngiliz gerilimi The Ritual‘ı hatırlattı. The Ritual’da da İskandinav ormanlarına yapılan gezinin sebebi otantik bir macera arayışı değil; karakterlerin ölen arkadaşları için yapmayı görev saydıkları bir cenaze töreni idi.

Bir slasher olmamaya hassasiyet gösteren Midsommar’ı seyrederken bazı açılardan kendimi sanki yeni topraklara ayak basmış kaşifleri tasvir eden bir anlatıdaymışım gibi hissettim. Antropolog arkadaş grubunun Harga üyelerine yaklaşımı, onları anlama (ya da anlamama) çabaları, Christian ve Josh’un komünü kimin tezinde anlatacağına dair girdiği kavgalar ve en önemlisi, grup üyelerinin komünün öngörülemez kuralları karşısındaki çaresizlikleri (zira küçük topluluklarda bilmeden atılan her adım bambaşka şeylere karşılık gelebilir); temelde uygar dünyadan gelen kaşiflerin gerilimleri, slasher gençlerinin değil. Buradaki kaşif kimliğinin olumlu bir kimlik olmadığını belirtmek gerek, bilakis tarih boyu peşinden istilacıları da getiren, ev sahibi kültüre bilinçli/bilinçsiz yağmalayan, ona zarar veren bir cemiyetten bahsediyoruz. Aster için filmin kötülük merkezinin Harga’da değil kaşiflerin içinde saklandığını söylemek mümkün. Araştırmaları için birbirlerinin arkasından iş çeviren, kendi ilişki ağlarında çıkar ve bencilliği pek çok noktada seyirciye hissettirenler hep kaşif gençlerimiz oluyorlar. Hikayenin Dani ve sevgilisi Christian arasında gelişen ayağı da bu kaşif kimlikten nasibini alıyor. İlişkideki kopuş süresince Dani her sahnede daha da komüne yakınlaşırken, Christian komünü sadece kendi menfaati için araç olarak gören, çıkarcı ve antipatik bir karaktere dönüşüyor. Pagan bir topluluğun ortasında kalan esas erkek karaktere “Christian” adını vermek zeki bir seçim olmuş; sırf bu seçim bile filmin finali hakkında bolca fikir veriyor aslında.

Attestupa Zamanı

Zaten burada bir diğer önemli noktaya değinmek gerekiyor. Midsommar; Hereditary gibi finalinde bir sürpriz barındıran ve “spoiler”lar ile aşınacak türde bir film değil. Grubun komünle temasa geçtiği ilk andan itibaren filmin nereye bağlanacağını çok isabetli bir şekilde tahmin edebiliyorsunuz. Ancak mevzu tahminlerimizin başarısı değil. Aster bize bilindik bir hikayeyi berrak ve kendine has bir görsellikle, zamana yayarak anlatıyor. Hereditary’den farklı olarak Midsommar asla görsel olarak karanlık bir film olmuyor, en karanlık kısımları İsveç’ten önceki sahnelerde tecrübe edip arkamızda bırakıyoruz. Filmin esas mekanı olan komün topraklarında ise gün ışığı her an her sahneye hakim. Gördüğümüz ilk vahşet sahnesi de dakikalar uzunlukta bir ön hazırlıkla, temiz ve muğlaklık taşımayan bir görsellikle bize sunuluyor. Bu vahşetin sarsıcılığı ve kafa karışıklığı; sahnenin özgünlüğünün değil, iyi yönetimin eseri.

“Attestupa” sahnesinin hikayenin akışındaki rolü ve seyircideki tesiri, bir başka tarikat filmi olan 2015 yapımı The Invitation‘daki video kaset sahnesi ile benzerlik gösteriyor. İki sahnede de mevzubahis tarikat üyelerinin yabancılara kendi dinlerindeki ölüm ritüellerini onları zorlamadan, “masumca” izletmeleri söz konusu. Ritüellerdeki normdışı havanın huzursuzluğu, tarikat üyelerinin anlamlandırması güç nezaketi ile birleştiğinde bu sahneler bizim için alışılmadık, rahatsız edici ve hazmetmesi zaman isteyen deneyimlere dönüşüyor. The Invitation’ı seyredip beğenenlerin Midsommar’ın anlatısında da bir paralellik sezmesi muhtemel.

Son raddede Midsommar, Hereditary’i doğuran zihinden çıkan ama Hereditary 2 olmamaya dikkat eden bir film. Kendisinden bağımsız değerlendiremesek de Midsommar’ı Hereditary’den hikaye ve sinematografi olarak daha tutarlı bir yapım saydığımı belirtmek isterim. Filmi kullandığı öğelerden ötürü ille de birilerinin devamı sayacaksak Robin Hardy’nin 1973 tarihli The Wicker Man‘inin hakettiği devam hikayesi olarak görmemiz gerekir. Hatta böyle bir bütünlük iki film için de besleyici olacaktır.

Midsommar tarikat filmlerine yeni bir soluk getirmiyor ancak bir tarikat filminin tüm temel ihtiyaçlarını dozunu bilerek, layıkıyla karşılıyor. İyi bir gerilim seyretmek isteyen herkes Midsommar ile yolunu kesiştirmeye baksın, yakalayacağınız detaylar sizi çok şaşırtacak.

Yorumlar