Bir Korku Masalı: Suspiria (1977)

İtalyan Korku sinemasının usta yönetmeni Dario Argento, 1970 yılında ilk filmi olan L’uccello dalle piume di cristallo’yu (Kristal Kanatlı Kuş) yaptığından beridir özellikle giallo (kısaca: İtalyan suç filmleri) türünde yetkin filmler çekmekteydi. 1975 yapımı Profondo Rosso ya da dünyada bilinen ismi Deep Red ile ülkesi İtalya’dan çıkıp yavaş yavaş sinemasını dünya seyircisine duyurmaya başlar. Ama asıl uluslararası ününü, 1977 yılında vizyona girdikten sonra korku sinemasında birçok şeyi değiştirecek olan Suspiria filmine borçludur. Argento bu filmde ilk kez tam anlamıyla doğaüstü bir korku hikayesi anlatmaya koyulacak ve film, başta korku sineması olmak üzere bir dolu sanat disiplinine etki edecektir. 2018 tarihli Luca Guadagnino tarafından yapılan son derece sıra dışı bir remake sayesinde tekrar gözler Suspiria’ya çevrilmişken, gelin bir orijinal filme bakalım:

“Kötü Şans Kırık Bir Aynadan Gelmez, Yitirilmiş Zihinden Gelir”

Filmin baş karakteri olan Suzy Bannion’ın Freiburg Havaalanına varışıyla başlar Suspiria. Birdenbire duyulan ve sanki bir müzik kutusundan çıkan melodiler, bir o kadar keskin bir şekilde sonlanır. Böylece film, masallar ve korku hikayelerinin birbirine iç içe geçmesinden oluşacağının ilk sinyalini vermiş olur. Balerin kutusundan duyulan melodiler gibi bir başka masalsı taraf da, başrol oyuncusu Jessica Harper’ın görüntüsüdür. Çocuksu yüzü ve Dario Argento’nun tabiriyle manga karakterleri gibi gözüken kocaman gözleriyle perdede bizi karşılar.

Fırtına ve yağmurun birbirine karıştığı şiddetli bir gecede Suzy, Avrupa’nın en köklü dans akademisi olan Tanz’a varmıştır. Tam bu esnada karakterimiz; okulun kapısından apar topar çıkan bir kızın can telaş içinde bir şeylere seslendiğini duyar. Unutmayın ki filmin sonuna kadar kızın söylediği şeyler birer gizem olarak kalacak! Suzy’yle birlikte film boyunca biz seyirci de, bu telaşlı kızın söylediği şeyleri yapbozun parçalarını bulmaya çalışır gibi birleştirmeye çalışırken, bir yandan okulda vuku bulacak eksantrik ve doğaüstü olaylarla beraber yoğun bir ‘suspense’ duygusunun içine çekileceğiz.

Kırmızının Gücü!

Filmin geçtiği mekan olan Tanz Akademi en az hikaye ve oyuncular kadar önemlidir. Okulun buram buram Dışavurumcu Alman Sineması etkisinde ki dekor tasarımları, kırmızı ve mavi kadifemsi duvarlar; bu detayların her biri birer renk cümbüşü olarak gözükse de, aynı zamanda tekinsizliği çağrıştırmaktan geri durmaz. Film boyunca karşımıza çıkan geometrik desen ve şekiller adeta bizim bilinç altımıza bir şeyler fısıldar: Bu bir fantezi, bu bir masal; bu bir kabus! Filmin çeşitli görsel ve işitsel oyunları boyunca, bu masal ve rüya anları tekrar tekrar bizi ele geçirmeye çalışacak bilginiz olsun.

Burada önemle duracağım başka husus ise; Dario Argento’nun artık alameti farikası olan renk ve ışık kullanımının bu filmde doruk noktasına ulaşmasıdır. Filmde ki mavi, kırmızı, sarı ve yeşil renkteki ışıklandırmalar, 80’ler boyunca göreceğimiz korku sinemasında ki neon renklerin birer öncüsüdür diyebilirim. Görüntü yönetmeni Luciano Tovoli’nin ince işçiliğiyle beraber, bugün artık kullanılmayan Technicolor formatı, uzun bir çaba sonucunda filmi, kızgın ve kırmızı renklerin hakimiyetinde bir tabloya dönüştürmüştür. Hatta Tovoli filmi tanımlarken şu cümleyi kullanır: “Suspira’da doğal olan her şeyi reddettik, illüzyon asıl gerçeğimiz oldu.” Burada ki illüzyon parlak renklerin ta kendisidir.

Bir dip not geçmekte fayda var: Argento’nun Suspiria’yı yaparken Walt Disney’in 1937 yapımı Snow White and the Seven Dwarfs (Pamuk prenses ve Yedi Cüceler) uyarlamasının canlı renklerini örnek almıştır.

Bu korku masalını tamamlayan en önemli unsurlardan biri ise kuşkusuz, Argento’nun daha önce de beraber çalıştığı İtalyan Rock grubu Goblin’in film için yaptığı nevi şahsına münhasır müzikleridir. Film için besteledikleri müzikler için, daha önce yaptıklarının üstüne çıkmaya çalıştıklarını söyler grup üyeleri, hatta sonra da eklerler: “En iyi film müziğimizi Suspria için yaptık.” Senaryoyu okuduktan sonra filmin müziklerini bestelemeye başlayan grup üyeleri, filmden sahneler izleyince şarkıları sil baştan yeniden düzenlemiştir. Böylece hikayenin atmosferine çok şey katacak ve en az film kadar klasikleşecek olan tema müziğini yaratmışlar. Bu arada film boyunca müziklerin arasında duyduğumuz fısıltıların, grup üyesi Claudio Simonett’in doğaçlama bir şekilde söylediği kelimeler olduğunu ekleyeyim.

Suspiria’nın Hikayesi Nereden Gelir?

Yazar Thomas de Quincey’in 1845 yılında yayınlanan kitabı, Suspiria de Profundis’in, Levana and Our Ladies of Sorrow bölümünden etkilendiğini söyler Dario Argento. Birbirinden bağımsız hikayeler içerse de, Üç Anne (Three Mothers) olarak adlandırdığı üçlemenin ilk ayağıdır 77 yapımı Suspiria. Suspiria’da bahsi geçen cadı, İç Çekişlerin Annesi (Mater Suspiriorum) olarak bilinen Helena Markos bu üç kız kardeşlerin en büyüğüdür ve Kara Kraliçe olarak da anılır. 1980 tarihli Inferno (Cehennem) filminde ise bu sefer New York mekan olarak seçilmiş ve Üç Anne’nin en acımasızı olarak nitelendirilen Matre Tenebrarum’un derinliklerine ineriz. Film tıpkı Suspiria’da olduğu gibi renk cümbüşüyle süslü olsa da, Suspiria kadar etkileyici olduğunu söylemek zordur. Serinin son filmi ise, Argento sinemasının artık pek de parlak zamanlarını yaşamadığı 2000’lere denk gelir. 2007 yapımı Mother of Tears (Gözyaşların Annesi) en güçlü ve güzel cadı olan Mater Lachrymarum konu edinir. Karışık eleştiriler alan film, Suspiria’nın gölgesinde kalan bir başka Argento filmi olarak akılda kalacaktır.

Walt Disney Prensesleri Korku Filminin İçinde!

Her ne kadar birbirinden iki farklı hikaye olsa da, filmin 1968 tarihli Roman Polanski’nin sansasyonel işi Rosemary’s Baby (Rosemary’nin Bebeği) ile kesiştiği bir iki husustan da bahsedilebilir. Karanlık bir gücün, masum bir kadın karakterini kontrol altına almaya çalışması ve karakterin bu ‘kötülüğe’ karşı irade savaşı vermesi her iki filmde de söz konusudur. Okültizm, Witchcraft gibi temalar etrafında dönerken her iki yapım, olayların sonuca bağlanmasında da ortak bir fikir vardır. Suspiria’ya dönecek olursak, film boyuncu Suzy’nin belli bir süre uyku ve uyanıklık arasında giden halet-i ruhiyesi gibi biz de tıpkı bu uyku sanrısının içine düşeriz. Suzy’nin kabusları filmin de ruhunu oluşturur. Böylelikle bir kabusun filme dönüşümü gerçekleşir.

Ana karakterimizin bu uyku-kabus halinde geçen anlarında ise, Stefania Casini’nin şahane bir şekilde can verdiği Sara karakteri öne çıkar. Şüpheci ve bir şeylerin yolunda gitmediğini çoktan sezinleyen Sara, tıpkı The Lord of the Rings’in Sam’i gibi büyük bir yoldaş ve mücadelenin sürdürülmesinde ki kilit karakter olacaktır. Ayrıca Stefania Casini’nin attığı çığlıklar ve dehşet anlarında ki performansı alkışı hak edecek cinsten olup; Goblin’in ürpertici müzikleriyle güçlendirilmiş Argento’nun giallo referansları içeren cinayet sahneleri de bir o kadar izleyiciyi diken üstünde tutmayı sağlayacaktır. Tıpkı bu filmde yaptığı gibi, yani; Walt Disney prensesleriyle, doğaüstü bir korku hikayesini birleştirme yöntemini daha sonrasında 1985 yapımı Jennifer Connelly’li Phenomena filmiyle bir kez daha uygulayacaktır Argento. Suspiria kadar olmasa bile önemli ve özel bir film olarak anılmayı hak eder Phenomena.

Dario Argento ve Daria Nicolodi

Filmin Yapım Süreci

Suspiria, İzleyiciyi yavaş yavaş gerçeküstücü, karanlık bir yolculuğa çıkarırken, filmi saf bir korku filmi olarak tanımlamak kişiden kişiye değişebilir. Çünkü Suspiria başlangıcından sonuna değin izlediğimiz şeyin, bir bakıma da karanlık bir peri masalı olduğunu tekrar tekrar biz seyirciye hatırlatıyor. Masallardan konu açılmışken altını çizmekte fayda duyduğum mesele de şu: Dario Argento, ilk olarak senaryoda karakterleri 8-10 yaşlarında ki çocuklar olarak planlamış ve hikayeyi de buna göre oluşturmuştur.

Daha sonrasında yapımcıların, ufak yaşlarda ki çocukların böyle bir kurgunun içinde sakıncalı durabileceğini söylenmiştir. Bu yüzden ani bir değişiklikle karakterlerin yaşları 7, 8 yaş arttırılmıştır. Böylelikle de filmde kimi anlarda çocukça bulunan diyalogların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu durum filmi olumsuz etkilemiş midir diye sorulduğunda, sıradan bir film de verebilecek cevap kesinlikle, ‘evet’ olacak olsa da, Suspiria için bu cevabın yanıtı belirsizdir. Kimi filmler vardır ki, içeriği ve teknik sorunlarına rağmen, filmin seyirciyle kurduğu özel bir bağı oluşur. Suspiria’da bu tarz filmlerden biri işte. Bu arada Argento bu ‘çocuksuluğu’ bilinçli olarak tercih ettiğini söyler.

Dario Argento filmin senaryosunu, hayat arkadaşı Daria Nicolodi’yle beraber yazarken; Mavi Sakal, Oz Büyücüsü ve Pamuk Prenses gibi masallar filmin hikayesine ilham vermiş. Suspiria’nın oluşumunda özellikle çocukken Nicolodi’nin, büyük annesinden dinlediği yatılı okul hikayelerinin etkisi vardır. Ayrıca Nicolodi’nin gördüğü bir rüya, filmin finalinde ki önemli bir sahneye de direkt katkı sağlamıştır. Bu arada Suzy Bannion karakteri için önceden Dario Nicolodi düşünülse de, yapımcıların gerçek Amerikalı birinin oynamasını istemeleri sonucu rolden çekilmiştir kendisi. Dario Argento, Jessica Harper’ı, Brian De Palma’nın ilk dönem sineması için de bile ayrıksı duran, Phantom of the Paradise (Cennetteki Hayalet) filminde görmüş ve role seçmesinde ki en büyük etken de, kocaman gözleri ve bu filmde ki performansıymış.

Dip not: Dario Nicolodi gene filmin önemli karakteri olan Sara’yı canlandıracakken, şansı yaver gitmez. Geçirdiği bir sakatlık sonucu filmin çekimlerinde yer alamaz.

Sonuç

Suspiria güçlü bir sinema duygusuyla yola çıkılmış ve birtakım hataları bir yana bırakırsak perdede ya da ekranda gördüğümüz şey, işte sinemanın büyüsü dediğimiz şeye karşılık gelir. Böylece zaman-mekan fark etmeksizin klasik diyeceğimiz filmlerden biri olarak anılmayı hak eder. Üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen hala canlılığını koruması, belki de filmin içindeki sihir de gizli. Filmde geçen bir sahneden alıntı yaparsam: “Sihir her yerdedir, bütün dünyadadır; bu bilinen bir geçektir, her zaman.” Bu film de kuşkusuz ki kendi sihrini bulmuş, yaratmış ve seyirciyi büyülemek için yola çıkmıştır. Gerçeküstücü, kabusvari atmosferiyle Suspiria izlemeye değer bir klasik olarak korku sinemasında özel bir yerde durmaya devam ediyor. Kuşkusuz ki edecektir de.

Yorumlar