Kahramangiller

Düşük Manevra, Bozuk Balans – Blade Runner 2049

Dürüst konuşayım; Dennis Villeneuve sinemasına mesafeliydim. Bir yönetmenin birkaç senede bu kadar hızlı sıyrılıp A+ projeler çekmeye başlaması açıkçası bana gerçekçi gelmiyordu. Villeneuve’un devam filmini çekeceği açıklanan Blade Runner ise benim için gerçek anlamda bir külttü. Çocukken (Silent Running ve ilk Terminator ile birlikte) izlediğimi hatırlayabildiğim ilk bilimkurgu filmiydi. Final Cut halini çıkar çıkmaz yeniden izlediğimde başlı başına filmi yeniden deneyimlemiştim. Seneler boyunca Philip K. Dick eserlerini , onlardan yapılan uyarlamaları ve cyberpunk anime’leri yakın markaja almış, Blade Runner etkisiyle yazılan başka eserlere de (William Gibson’un cyberpunk kitapları gibi) kitaplığımda en güzide yeri vermiş, Blade Runner hakkında yazılmış çizilmiş her şeyi okumaya çalışmıştım. Hal böyleyken Blade Runner 2049 duyurulduğunda, içimde bir taraftan hem “acaba batırırlar mı?” korkusu, bir taraftan da filmden spoiler yememek ve her şeyi filmde görmek için fragman bile izlemeyecek denli büyük bir heyecan vardı içimde.

Filmi ilk gösterimde izledim. Düşüncem maalesef %95’e varan RottenTomatoes ve 8.8’lik IMDB notuna rağmen bunun yarısından anca bir gıdım fazlasını hak eden bir film olduğu yönünde. Özet geçmek gerekirse; ilk filmi izlediyseniz ama sizin için bir kült olmadıysa, Villeneuve’un hayranıysanız ve “bilimkurgu olsun da ne olursa olsun” diyorsanız bu filmi bir ihtimal sevebilirsiniz. Ama eğer ilk film sizin için bir kültse (ve bunu filme bir sadakat duyarak hissediyorsanız) ne olursa olsun film beklentilerinizi aşamayacak.

Konuyu spoil etmeden yazabildiğim kadarını yazmam gerekirse; hikaye Tyrell şirketinin iflas ettiği, yeni sürüm Replikant’ların isyanı sonucu yaşanan nükleer bir felaket sonrası Los Angeles’in çöle dönüştüğü, Tyrell şirketinin yerini uzun ömürlü ve çok daha kolay tespit edilebilen Replikant’lar üreten Wallace şirketinin aldığı bir dönemde geçiyor. İlk filmin üzerinden 30 yıla yakın bir zaman geçmiş. Hikayemizin ana karakteri geçmişi karanlık bir Blade Runner olan K isimli bir arkadaşımız. Asi Replikant’ları infaz ettiği görevler dışında tekdüze bir “evlilik” hayatı olan K’nın aldığı bir infaz görevi, onu 30 yıl önce ortadan kaybolan bir Blade Runner olan Rick Deckard’ın peşine düşürür. Fakat kendisinin, geçmişinin gerçek olup olmadığını öğrenebilmek için, Wallace şirketinin de 30 yıl önce parçaları ortadan kaybolan bir bilmeceyi çözebilmek için Deckard’a ihtiyacı ihtiyacı olduğunu farketmesi uzun sürmez.

Film gerçek bir “Kral’ın Yeni Giysileri” vakası. Rottentomatoes ve IMDB notu 9’a oldukça yakın (İlk gün 9.5’e dek çıkmıştı). Fakat serinin en zayıf halkası olduğunu çekinmeden söyleyebileceğim The Force Awakens‘de de aynı durum yaşandığına göre, buna tam olarak ne sebep oldu, tahmin etmek güç değil. Ben buna kısaca “önceki filmin ismiyle bir ivme yakalamak” diyebilirim. Terminator ve Die Hard‘ın ismini unutmaya yüz tutturmamak adına girdikleri yeni projeler bu ivmeyi yaratamamışken, hikayenin son kaldığı yerden 35 yıla yakın zaman sonra çıkan Mad Max: Fury Road ve The Force Awakens bu ivmeyi oldukça iyi tutturmuştu. Bir yanda Blade Runner’e kült olarak bakan ve uzun süredir filmin devamını bekleyen bir kitle var. Diğer taraftan ise Blade Runner’dan ya da bilimkurgu tarihindeki yerinden habersiz şekilde salona giren hatırı sayılır bir kitle. Bu durum düşünüldüğünde filmin işinin sandığınızdan çok daha kolay olduğunu tahmin etmek zor değil.

Peki ben neden halen filme bir övgü dizisi başlatmadım? Bunun sebebi Mad Max: Fury Road ile tamamen aynı. Zira bu filmi de Fury Road’u da eleştirmek bu yüzden imkansız zira filme ilişkin herhangi bir eksi dile getirecek olduğunuzda yiyeceğiniz yafta şu: “Abicim sen filmin olayını anlayamamışsın” / “Abicim sen filmin atmosferine girememek için direnmişsin” Peki sahiden, dikensiz gül bahçesi mi bu film? Filme 9’ları, 10’ları gömen düzinelerce makale ya da övgüyü halihazırda görebileceğiniz için değerli zamanınızı pekala bunları okumaya da harcayabilirdiniz. Ama bana göre film ortalama olmayı anca başarıyor, yapısal ve metotsal olarak düzinelerce eksiği var. Filmi halihazırda izlediyseniz ve şu an filmi övmek için yer arıyorsanız, yazıyı okumayı burada bırakabilirsiniz. Ben size nedenler vererek ve gayet dürüst olarak Blade Runner 2049’un neden abartıldığı kadar iyi bir film olmadığını maddelerle açıklayacağım:

Müzikler

Öncelikle müzikleri besteleyen Benjamin Wallfisch, yanında Hans Zimmer gibi bir soundtrack devinin de bulunmasına rağmen filme orijinal bir ruh üfleyememiş. Ben şahsen bunda kusuru ondan çok, inat ile filme Vangelis’i dahil etmeyen yönetmeni kusurlu buluyorum çünkü film işine gelen yerlerde bal gibi Vangelis’in orjinal score’larını 2-3 saniyeliğine araklamaya yeltenmeye varana dek götüren, gerisini de bağlayamayan, kötü bir soundtrack örneği olmuş. Rogue One, hatta Ghost in the Shell bile müzik açısından daha orijinal işlerdi. Nerede ilk filmin görkemli soundtrack’ı, nerede bu yani.

Görsellik

Görsellik de filmin sorunlu kısımlarından biri. Zira IMAX izlemeyecekseniz 3D izlemenizin hiçbir olayı yok. Film geleceğin ortamlarını çok kısıtlı şekilde yansıtıyor bir kere. İlk filmin gelecekten sunduğu kesitler bile daha çeşitli iken burada bir tekdüzelik var. Eski Los Angeles’i ilk görüşünüzde koltuğunuzdan yükselir gibi oluyorsunuz ama bu çok sürmüyor. Zira film iş manzaralar sunmaya geldiğinde beceriksiz bir iş çıkartmış çünkü filmin görüntü yönetmenliği geniş planlar çekmeye başladığı an sürünmeye başlıyor. Filmin uzunluğu bu durum düşünüldüğünde gereksiz amelelik halini alıyor zira karakterler uçan arabalara her bindiklerinde en az 3-4 dakikanız çalınıyor. Filmin görüntü yönetmenliği iyi olsa bunu sorun saymazdım ama bu resmen zamandan çalmaktan başka işe yaramıyor.

Bu noktada bir anekdot vermeyi gerekli görüyorum: Filmin kadrosunu biraz eşelerseniz görüntü yönetmenliğini bu kategoride daha önce tam 12 kez Oscar adayı olan Roger Deakins’in yaptığını görüyorsunuz. Shawshank Redemption ile başlayıp Sicario‘ya dek giden bir adaylık serisi bu. Ama film Deakins’in bu performanslarının altını dolduracak bir zirve değil. Filmde neredeyse hiçbir sahnede ağır çekim kullanılmadığını görecekseniz en basitinden. Çoğu filmin ağır çekim tekniğinin cılkını çıkarttığı düşünülürse bu iyi haber gibi görünebilir ama değil. Aksiyon sahneleri sırf bu yüzden hep bir oldu bittiye geliyor ki, zaten doğru düzgün kamera açısı bile değiştirmiyor yönetmen. Bir yerden yere vurulan, bir yönetmeni linç edilmediği kalan Ghost in the Shell’deki neredeyse mükemmel kamera açılarına bakın, bir de öğrenci yapımı film gibi kavga sahnesi çekmeye çalışılan, sahile iniş yapan arabanın önündeki dövüş sahnesinde kamerayı bir metreden yukarıya yada ufuk çizgisini görecek şekilde çevirmeden veren Blade Runner 2049’a bakın, kareografi konusundaki başarısızlığı çok iyi fark edersiniz.

Akıcılık / Aksiyon

Aksiyon demişken, film aksiyon konusunda da ilk filmden fersahlarca geride. İlk film uzunluğuna rağmen her 15-20 dakikada bir aksiyon sekansı koyar ve izleyicinin konudan kopmasını önlerdi. Blade Runner 2049’da ise sıkılan kurşunların sayısını aklınızda tutmaya çalışmanız konudan daha fazla sizi filmde tutacaktır. Çünkü yönetmen açıkça filmdeki başrol karakterin nasıl bir meslek yürüttüğünü kavrayamamış görünüyor. Yönetmen sahneleri gerekli gereksiz uzattıkça film kör topal ilerlemeye başlıyor. Film yarıya gelmeden “Biri ateş etsin anasını satayım ya” diyecek noktaya geliyorsunuz. Film alenen eski filmin atmosferine sırtını dayayarak günü kurtarmaya yeltendiği için, 185 milyon dolar bütçeli filmin 163 dakikasını “nadir gelişen Osasuna ataklarını” bekleyerek geçiriyorsunuz. Kim ne derse desin bence filmin senaryosunun 3’e bölünmesi ve ayrı filmler olarak yayınlanması çok daha doğru bir karar olurdu.

Karakterler

Karakterler konusunda beğendiğim yegane kişi Joi (Kendisini canlandıran Ana de Armas’ın sonraki projelerine hassasiyet göstereceğimi söyleyebilirim şahsen), zira kanımca K’nın Joi ile girdiği diyaloglar filmin rutinliğinin en azaldığı, filmin anlatımının insansı bir dokunuş yakaladığı noktalara denk geliyor. Kendisiyle bağlantılı bir başka karakter olan Luv’un da Joi’nin bu rolünü desteklediği de söylenebilir ama o da bir noktaya kadar.

“Harrison Ford olması gerektiği gibi…” derdim ama Force Awakens’de Han Solo’nun çok ucuz şekilde harcandığını düşünen izleyici tepkilerinden çekinmişe benzeyen yönetmen kendisine resmen plot armor’u dayadığı için oynadığı rol için bir noktadan sonra kaygı duyamamaya başlıyoruz. Yine de 1960’lardan kalma casino sahnesindeki o ambiansa çok yakışan bir oyunculuk sergilediğini söyleyebilirim. “Bu şarkıyı seviyorum” dediği sahnede ister istemez yüzünüzde -belki filmde bir kereliğine de olsa- yüzünüzde bir gülümseme yaratmayı başarıyor kendisi.

Yorumlar