Kahramangiller

Kahramanların Olmadığı Bir Dünyadaki Kahraman – Le Professionnel

Gençliği 80’lerde geçmese bile çocukluğunun son evreleri 90’ların ilk yarısında geçmiş birisi olarak Jean Paul Belmondo sinemasının bendeki yerini tanımlayabilmem kolay değil. 90’ların ilk yarısının sonlarına değin birçok filmini izleme şansı bulduğum bu aktörü tanımak için en doğru filmin, “kullanıp bir köşeye atılan yalnız bir adamın iç acıtıcı intikam hikayesi” olarak özetleyebileceğimiz Le Professionnel. Fakat dilerseniz önce filmin en ön plandaki elementi Belmondo’yu biraz tanıtmaya çalışayım.

1933’de doğan ve 1950’lerin ortalarında başladığı sinema kariyerine 80’den fazla film sığdıran Belmondo’nun aslen böksörlüğe hevesli bir gençken, 1960’larda Trouffaut’un unutulmaz klasiği A Bout de Souffle (Serseri Aşıklar)’a ve Jean Luc Godard’ın Une Femme est une Femme (Kadın Kadındır) ile Pierrot Le Fou (Çılgın Pierrot)’una dek varan Yeni Dalga sinemasına girişiyle birlikte, 60’lar boyunca Fransız sinemasının aradığı taze kan haline gelmesi gecikmemiştir. 70’lerde yavaş yavaş avangard aksiyon türüne geçiş yapan Belmondo’nun bundan sonraki kariyeriyle bu tür filmlerin birlikte anıldıkları görülür. Hatta öyle ki, sadece Belmondo’nun ismine güvenilerek çekilen avangard aksiyon filmleri, çok da yanlış bir tabir olmamakla birlikte “Belmondo Vagonu” tabiri kullanılmıştır. Bu yönünden ötürü özellikle 70’ler ve 80’ler boyunca eleştirmenlerce kıyasıya eleştirilse de Belmondo aslında işine gerçek anlamda aşık bir aktördür ve beğenisini ödüllerden çok seyircinin ilgisi olarak kabul etmeyi yeğlemiştir.

le-professionnel-2

Fransa’nın en itibarlı sinema ödülü olan Cesar ödülünü, ödül heykelciğinin tasarlayan heykeltraşın babasına vakti zamanında hakaret etmesinden ötürü reddetmesinin altında ya da kızkardeşi Patricia Belmondo’nun trafik kazası sonucu ölüm haberini almasından birkaç saat sonra bir komedi oyunu sahneleyip rolünü yerine getirmesi gibi sayısız şeyin altında yatan sebeplerden birisi de budur. “Bana yanlızca başyapıt olmuş sanatsal filmlerde oynamış biri gösterebilir misiniz? Bir odada o günün gelmesini bekleyip yaşlanabilirsiniz ya da James Dean gibi 3 film çevirip öldükten sonra efsane olursunuz.” diyen Belmondo, sinemanın parlak ve itibarlı dünyasına terinin son damlasına dek emek akıtmış gerçek bir efsanedir. 80’lerin ortalarında bir film çekimi sırasında yaralanana değin hiçbir filmde dublör kullanmamış olmasına bakarak bile bunu anlayabilirsiniz. Bakımsız bir halle ve serseriden farksız bir giyimle bile çekici olabilen aktörün her daim etrafı süzen çapkın bakışları, filmlerinde canlandırdığı hazırcevap ve her an kavgaya hazır karakterlerle adeta bütünleşmesi onu benzersiz bir oyuncu yapar.

Georges Lautner’in yönetmenliğinde 1981’de çekilen Le Professionnel ise kuşkusuz kendisinin zirve noktalarından birisidir. Patrick Alexander’in 1976 tarihli ve ödüllü “Death to a Thin-Skinned Animal” adlı kitaptan uyarlanan film, 3 milyon Euro bütçesiyle 11.5 milyon Euro’luk hasılat elde etmiştir ve Fransız sinemalarında bugüne dek en çok hasılat yapan 4’üncü filmdir. Filmin müzikleri, dünyaca ünlü besteci Enrico Moriccone’ye aittir ki kendisini A Fistful of Dollars ile başlayan üçlemeden Hideo Kojima’nın son Metal Gear Solid oyunu Phantom Pain’e ve dahi Quentin Tanatino’nun önümüzdeki günlerde izleyeceğimiz son filmi Hateful Eight’e dek birçok yapımdan hatırlayabilirsiniz.

le-professionnel-1

Filme ve konuya geçmek gerekirse, film Afrika’daki kurgusal bir eski Fransız sömürgesi olan Malagawai’deki bir mahkeme sahnesiyle açılır. Sanık sandalyesindeki Josselin Beaumont’un devlet başkanına suikast girişimi şüphesiyle yakalanıp mahkemeye çıkartıldığını, ama son ana dek ülkesini satmadığını görürüz. Halkı kan ağlarken kendisi zevk-i sefa süren diktatör Albay Njala’nın Fransız çıkarlarına ters düştüğünü düşünen Fransız istihbaratının dış operasyonlar dairesi, onu Njala’yı öldürmesi için bölgeye yollamış, fakat hükümetin değişmesiyle yeni yönetimin nükleer reaktörler için Njala’nın ülkesindeki kaynakları kullanma yoluna gitmesiyle fişi çekilmiştir. Kendi organizasyonu tarafından ihanete uğrayan Joss, bir çalışma kampına kapatılır ve 2 yıl sonra imkansız bir firarla oradan kaçmayı başarır. Joss, Fransa’ya geldiğinde takvimler 11 Mayıs gece yarısını göstermektedir ve Paris’e geldiği gibi kendi organizasyonuna “görevin ne pahasına olursa olsun tamamlanacağına” dair şifreli bir mesaj çeker. İstihbarat şubesindeki üstleri bu mesajla allak bullak olurlar, zira Albay Njala Fransa ve Malagawai arasında başlayacak işbirliğini resmiyete dökecek anlaşmaları imzalamak üzere 12-15 Mayıs arasında Paris’de olacaktır. Onun bu kez kesinkes Njala’yı öldürmesini engellemekle görevlendirilen üstlerinden Komiser Rosen aslen onu her şeyiyle kıskanıp takıntı haline getirdiğinden onu Njala’ya yakalatmıştır. Öte yandan bir sorunun kendisine dokunmaması için her yolu mübah sayan Albay Martin ve son olarak ülkesiyle dostu arasında seçim yapmak zorunda kaldığında ülkesini seçmek zorunda kalan Yüzbaşı Valeras da onunla birlikte zamana karşı harekete geçmek zorunda kalırlar. Ama organizasyonunun en iyi ajanı olan Joss, onların sürekli bir adım ötesinde olmayı başarır. Joss, 2 sene önce kendisine verilen görevi gerçek anlamda sabote eden kişinin Rosen olduğunu anlamıştır ve Njala ve Rosen dışında hiç kimseyi bu meseleye karıştırmaya çoktan karar vermiştir. Olaylar bir satranç maçı gibi sonuca doğru ilerlerken, bu oyunun (ya da kumarın) sonucunu sadece Joss görebilmektedir.

Yorumlar