Korkunun İfadesi- Kuşlar 1963

Film Hakkında

Gerilim filmlerinin bilinen en usta isimlerinden biri olan Alfred Hitchcock’un çektiği 1963 yılı yapımı “ Kuşlar ”, yani orijinal adıyla “The Birds”, daha önce de “Rebecca” gibi başarılı uyarlamalarını hayata geçirdiği (ki bu uyarlamadan Oscar kazanmıştır.) yazar Daphne De Maurer’in aynı adlı kısa hikâyesine dayanır. O sıralarda haberlerde o bölgede kuşların insanlara saldırdığına dair haberler okuyan Hichcock, deyim yerindeyse De Maurer’in hikâyesini kendi hayal gücü ile yeniden yorumlar ve bu eser ortaya çıkar.

Film, ev istilası, bilinmezliğe duyulan korku, doğanın intikamı ve hatta toplum histerisi gibi öğeleri tek bir potada eriten adeta deneysel bir başyapıttır. Her ne kadar 1929 yılında yönetmenin gerilim dalında başladığı yükselişinin zirvesi 1960 yapımı “Sapık” ile yaşansa da bu eser ile birlikte zirvede kalıcılığını tüm otoritelere kabul ettirmiştir.

Alfred ve Kuşları

Filmin Hikayesi

Başlangıç

Hikâye San Francisco’da bir kuşçu dükkânında başlar. Melanie Daniels şehrin en önemli medya patronlarından birinin şımarık kızıdır. San Francisco’da bir kuşçuda kardeşine muhabbet kuşu almak isteyen genç avukat Mitch Brenner’e oyun oynamak isterken kendi gülünç duruma düşer, bu sebeple genç adama hem sinir olur hem de ilgisini çeker. Daha sonra Mitch’in kardeşi için baktığı ancak satın almaktan vazgeçtiği muhabbet kuşlarını alarak sürpriz yapmak ister. Bu arada muhabbet kuşunun İngilizce karşılığının “love bird” yani aşk kuşu olduğunu söylemek lazım. Kadının aldığı hediyeyi söylediği herkesin bir an durup “anlıyorum…” diye tepki vermesinin altındaki manidar tavır buraya dayanıyor.

Adamın yaşadığı yere gittiğinde ise tam kapısının önüne kuşları bırakırken komşusundan genç adamın her hafta sonu San Francisco’ya bir buçuk saat mesafedeki Bodega Bay kasabasına gittiğini öğrenir. Vazgeçmeye pek niyetli olmayan Melanie de hiç üşenmeden sürer arabasını Bodega Bay’e. Hikâyenin bundan sonraki kısmının tamamı San Francisco’ya 1,5 saat uzaklıkta bu sahil kasabası olan Bodega Bay’de geçer. Tabi yıl 1963 olunca San Francisco’ya 1,5 saat uzaklık (o dönemin arabalarıyla üstelik) şimdinin algısı gibi değil bunu belirtmekte fayda var. Zira insanın aklına Pendik-Beylikdüzü arasındaki fark ne kadar olabilir ki düşüncesi gelebilir ancak mesafeleri de bulunduğu yıla göre yargılamak gerekiyor. Filmdeki karakterlerin de sanki birisinin İstanbul’dan kalkıp da Afyon’a gelmiş gibi devamlı olarak “Buralarda ne işin var?” hal tavırlarında olmalarının sebebi budur.

Gelişme

Bu noktadan sonra naif bir aşk hikayesi gibi işleyen senaryonun, ki o dönemlerde bu tarz hafif şerbetli romantik filmler çok modadır, yavaş yavaş bir korku klasiğine dönüşmesine şahit oluruz. Hitchcock anlatım şekli açısından konuya doğrudan girip her şeyi bir anda değiştirmez. Bunun yerine devam eden romantik senaryoda gelecek olan felakete dair küçük detaylara yer vererek izleyicinin aklında zaman geçtikçe büyüyen rahatsız edici soru işaretleri oluşmasını sağlar. Filmin ilk kısmında yaşanacak olan felakete dair belirgin bir göndermede bulunmazken ilerleyen aşamalarda Melanie’ye bir martı çarparak geçer. Bu öyle anlık bir olaydır ve hikâyeye öyle yedirilir ki izleyici bunu tamamen tesadüfen olmuş bir olay gibi algılar.

Daha sonraki sekanslarda çeşitli yerlerde kalabalık gruplar halinde bekleyen kuşlar karakterlerin dikkatini çeker ama buralarda herhangi bir şeyle karşılaşmayız. Nihayetinde Mitch’in kız kardeşinin açık havadaki doğum günü partisine martılar toplu halde saldırdıklarında, kafamızda kuşlar ile ilgili yanlış bir şey olduğuna dair bir şüphe kalmaz. Ancak tabi hala bölge sakinleri bu durumu hayvanların korkması gibi sebeplere bağlar ve önemsemez. Bölge halkı da bunu önemsemedikçe saldırılar daha da şiddetlenir. Önce Mitch’in evini sıradan bir akşamda yüzlerce serçe basar. Ortada hiçbir şey yokken tek bir serçeden sonra bacadan sürü halinde giren serçeler gerçekten etkileyici bir sahnedir.

Aslına bakılırsa Alfred Hitchcock’un filmi çekmeye başlamadan önce duyduğu haber tam da şu şekildeydi; “Bin kadar kuş bacadan içeri girip evin içini yağmalamıştır”. Hitchcock bu sahnede okuduğu haberi işin içerisine şiddeti de katarak çekmiştir. Burada bir grup serçenin evin içerisine girmesi her ne kadar kulağa korkutucu gelmese de filmi izledikten sonra yönetmenin burada değil serçe, tavşanlarla bile sizi korkutabileceğine ikna olmuşsunuzdur. Daha sonraki aşamalarda filmin başında konu olan aşk hikâyesi yerini tamamen kuşlar ile bölge insanlarının arasında geçen gerilimli bir hikâyeye bırakır.

Esin Kaynağı Olduğu Referanslar

Doğanın İntikamı

Bilindiği gibi kuşlar sürü halinde aynı yöne doğru hareket ederler. Açılış sahnesinde ise kuşların farklı yerlere doğru ve tam bir karmaşa halinde uçuştuklarını görürüz. Burada filmdeki kuşların bizim bildiğimiz kuşlar olmadığını haber verir. Yine filmde kuşlar şehirdeki insanlara saldırdığında benzin istasyonunun patlamasına sebebiyet verirler. Bundan sonraki sahnede çok yüksekten patlamanın bulunduğu yere döner kamera. İnsanlar deliler gibi sağa-sola çaresiz bir şekilde kaçışıyorlardır. Ancak kuşlar yukarıdan duruma hakim bir şekilde bunu izler. Burada filmde, kuşlar karşısında insanların gerçek boyutlarının ne olduğu ile ilgili metaforik bir anlatım sunulur. Esasen burada konu kuşlar da değil, ancak doğanın tam kendisidir. “Doğanın intikamı” temalı filmler bahsettiğimiz yapımdan sonra hayli revaçta olmuştur. Bu anlamda “Kuşlar” filmini doğanın intikamını işleyen filmlerin öncülerinden biri olduğunu kabul etmek mümkündür. Öyle ki, bu tema günümüzde bile hala popülerliğini korumaktadır.

Ev İstilası

Yine bir tür olarak adlandırdığımız “Ev istilası filmleri” bizim karşımıza genellikle zombi, kurtadam ya da eve giren katil/katiller eşliğinde sunulur genellikle. Ancak Romero’nun “Yaşayan Ölülerin Gecesi” filminden bile önce çekilmiş bu film, temel olarak kapıyı ve bacayı(!) kapatıp dışarıdan gelen istilacılara karşı mücadele etme mantığında çekilmiş bir bölüme sahiptir. Filmin en gerilimli anlarının yaşandığı bu bölümde gösterilen direniş Romero tarafından bir nevi esin kaynağı olarak alınmış dahi olabilir.

Cadı Avı/Suçlama

Her ne kadar çok kısa bir bölümde geçse de toplumun olaylara bakış açısını değerlendirmek açısından çok kıymetli olan bir sahne vardır. İlk başlarda olaylara inanmayan kasaba halkının (daha doğrusu kadınlarının) aleni bir saldırıdan sonra korkarak saklandıkları yerde Melanie’ye söyledikleri kayda değerdir. Burada kadınların hepsi hal tavırlarıyla “Sen sebep oldun” derken içlerinden biri bu konuda daha cesur davranarak Melanie’nin yüzüne karşı hem de bağırarak bunu ifade eder. Burada söylemek istediği aslında “Bunların hepsi Tanrı’nın bir cezası ve Tanrı’nın sevmediği biri olarak bunları başımıza sen açtın.” Ana fikridir. Tabi bu filmde bahsettiğimiz metin Melanie’nin tokadıyla son bulur.

Biz, bu suçlama durumunun daha ilerlemiş ve önü bir tokat ile alınamamış versiyonların on yıllar sonra Stephen King’in “The Mist”inde ya da hem oyun hem de sinema anlamında etkileyici bir noktada bulunan “Silent Hill” yapımında daha belirgin olarak görürüz. Bahsettiğim referans sadece adını andığım bu yapımlarda değil daha belki yüzlerce film, kitap ya da oyunda kendine yer bulmuştur.

Cinsiyet Savaşları

Ve elbette ki filmlerde kadınların erkekler, yaşanan olaylar ve de en çok birbirleri ile mücadele içerisinde olması kayda değer bir durumdur. Hitchcock’un kadınlara karşı gelenekselci bir yapıya sahip olduğunu söylemek mümkün zira kendi başına evi dolaşırken kuşlar tarafından ölümcül bir saldırıya maruz kalan Melanie, daha sonra söz dinleyip uysallaştığında Mitch ile birlikte binlerce kuşun arasından arabaya binebilmiştir. Ya da ömrünün tamamını koca sözü dinleyerek geçiren Mitch’in annesi, alevlenmeye ve kendi sesini çıkarmaya ilk başladığı zamanlarda kuşlar tarafından katledilmiştir. Hepsinden öte filmde ilk üç sırada yer alan kadın karakterlerin tamamı bir şekilde tek bir erkek için mücadele içerisindedir. Tüm bunlar Hitchcock’un bakış açısını bize bir nebze de olsa anlatır.

Anlatım Şekli

Bu beyazdan siyaha geçiş aşamaları birbirinden derin kontrastlar ile tamamen ayrılmış iki durumdan oluşmaz. Bunun yerine yavaş yavaş kirlenen bir beyaz gibi izleyiciyi rahatsız ederek ve içine şüpheler bırakarak devam eder. Öyle ki film nihayete erdiğinde dahi izleyiciye ne tehlike ne de tehlikenin sebebi ile ilgili herhangi net bir açıklama sunmaktan kaçınarak filmin sonunda izleyiciyi katarsis hissinden çok uzaklarda bir noktada bırakır.

Etkileyici Final Sahnesi

Film, bu gün hala daha konuşuluyor olmasını görsel efektlerine, hikâyesine ya da oyunculuklarına borçlu değildir. Zira her ne kadar görsel efekt dalında o yıl Oscar’a aday olsa da bu gün için etkileyiciliğini yitirmiş durumdadır. Bilinçli bir şekilde olay örgüsünün dayandığı bir hikaye de olmadığı ortada. Oyunculuklarda ise Melanie’yi canlandıran Tippi Hedren dışında sıradışı bir performans göremiyoruz. Öyleyse nedir bu filmi bir klasik haline getiren? Yoksa yalnızca yönetmenin namı mı? Elbette hayır.

Sonuç

Filmi bu denli değerli kılan yönetmenin en umulmaz noktalardan bile gerçek korku öğeleri çıkarabilmesidir. Korku gerçekte nedir? Ve korkunun insan üzerindeki etkileri nedir?  İşte film bu soruların cevaplarını arama şekli ile adeta bilimsel bir araştırma yaparak yaklaşır tüm düşüncelere. Kısaca özetlemek gerekirse diğer tüm korku ve ya gerilim filmlerinde korku araçtır. Aslına bakılırsa yönetmenin tam olarak varmaya çalıştığı nokta da budur. Yönetmen bir hikâyeden bahsetmek istemez, bu sebeple anlatım tarzına uygun bir hikâye gidişatına sahip değildir. Yönetmenin asıl anlatmak istediği korkunun gerçekten ne olduğu ve insanların ruhundaki etkisinin neye benzediğini anlatmaktır. Yani asıl amaç korkunun kendisidir.

Bu yazı, "Ünlü Yönetmenlerden Sinema Klasikleri" adlı yazı dizimizin bir parçasıdır.

Yorumlar