Kahramangiller

Kral Arthur: Kılıç Efsanesi – Snatch Usulü Epik Fantezi!

“Şu saatten sonra bir Kral Arthur hikayesi ne kadar eğlenceli olabilir ki?” diyenlerdenseniz şayet bu yazı sona ermeden kafanızdaki bu düşünceden sizleri alabildiğine uzaklaştırabilmek için elimden geleni yapacağıma, bu suçlu zevke her birinizi büyük bir özveriyle davet edeceğime, nihayetinde de doğru kararı verip eğlenebilmenize vesile olmanın bünyemde yaratacağı keyfe direnmeyeceğime yuvarlak masa şövalyeleri adına ant içerim! Mümkün mertebe Sam Lee ve Daniel Pemberton ikilisinin kotardığı “The Devil and The Hunstman” güzellemesini dinleyerek devam etmeniz yazarın naçizane tavsiyesidir.

“Guy Ritchie Kral Arthur filmi çekiyormuş beyler!” içerikli dedikodular muhabbetlerimize meze olduğundan beri aşağı yukarı aynı şeyi merak ediyorduk. “Bu saatten sonra böyle bir öyküye Guy Ritchie gibi bir adamın katkısı ne ola ki?”. Tamam kabul edelim Madonna’lı dönemlerinden yadigar Swept Away gibisinden orta çapı fazlasıyla aşan facialar bile Ritchie’nin gözümüzdeki değerini tam olarak düşüremedi. Arada bir Revolver gibi yapımlarla bizleri farklı yerlerden yoklayarak risk aldı. Sherlock Holmes gibisinden multi bütçeli fırsatları lehine kullanarak da Hollywood’un garip şartlarına bile kolay kolay teslim olmayacağını tescilledi hani!

Kral Arthur

Geçtiğimiz yıl, 60’ların kült televizyon dizisinden beyazperdeye taşıdığı The Man from U.N.C.L.E ile birlikte sadece dolgun bütçeli yapımlara tıkılıp kalmayacağını, memur yönetmen kalıbına girmeye yeltenmeyeceğini, cebinde daha ne numaralar olduğunu cümle aleme gösterdi. Ama Kral Arthur denildiğinde akan sular biraz biraz duruldu. Her ne kadar Sherlock Holmes uyarlamaları ile gotik tandansı kendi üslubuyla orantılı bir biçimde eritmeyi başarsa da; eline geçen bu yeni oyuncak, şu ana kadar sahip olduğu en dolgun bütçeli, en kalabalık ve en fantastik mahsul olacaktı! Anlayacağınız, bu güç birlikteliğinin bizi ürkütmesi boşuna değil! Fakat biraz da heyecanlandırması gerekir öyle değil mi?

Antoine Fuqua’nın, milenyuma girmemizle birlikte yeni nesil sinema algoritmasına sinen “efsaneyi insancıllaştırma” deneyinin ürünü olan 2004 tarihli Kral Arthur uyarlaması ne ise; Guy Ritchie’nin epik fantezi ile alabildiğine barışık, hınzır, kural tanımaz ve abartılı Kral Arthur’u onun tam tersi! “Bir insan olarak Kral Arthur” klişesinin yerine, tüm ihtişamı, kural tanımazlığı, karizması ve kudretiyle Kral Arthur duruyor karşımızda! Bu açıdan da söyleyebiliriz ki, yapımcı kanadında bile bariz bir risk taşıyan bu uyarlama, tetiği çeken Ritchie’nin ellerinde her an patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüş, zincirlerini kırmış, esmiş, gürlemiş! Ortaya da epik fantezi sevenlerin ebleh ebleh sırıtmasını sağlayan, altın tepside sunduğu seyir zevkinden de ödün vermeyen bir eğlence sineması örneği çıkmış!

Neden Guy Ritchie?

Yapımcıların tam da bu dönemde bir Kral Arthur makyajına soyunması ve kameranın ardında da Guy Ritchie gibi bir adamı oturtmaları kesinlikle alelade bir karar değil. Aslında Warcraft gibi risk havuzu daha dünden fokurdamaya başlamış olan bir epik fantezi curcunasının yönetmen koltuğuna Duncan Jones gibisinden yeni jenerasyonun maharetli gözlerinden birinin oturtulmasının ardındaki sebep neyse; Guy Ritchie’nin, Kral Arthur: Kılıç Efsanesi filminin başına getirilmesinin ardında yatan sebep de hemen hemen aynı. Nitekim eğlence sinemasının nabzını tutan usta yönetmenlerin sayısı azalırken, böylesine büyük yapımlara bile kendi damgasını vuran -hatta daha dramatik bir tabirle ruhunu katan isimlerin hareket kabiliyeti kazanması, önümüze dikilecek olan yeni blockbusterların akıbetleri açısından kritik bir önem taşıyor. Biraz da bunun farkındalığıyla dizginlerinden boşanmış bir öykü var karşımızda! İnsani kaygılarının opaklığı düşük, Excalibur’u eline aldığında adeta Sauron’a dönüşen, ekranda göründüğü andan neredeyse tüm karakterlerin parlaklığını söndüren, gürül gürül gürleyen Kral Arthur fikri de bu esnekliğin ürünü!

Yönetmen Guy Ritchie

Guy Ritchie, eline tutuşturulan tüm kartları, son birkaç filminde yaptığı gibi oldukça akıllıca bir şekilde masaya diziyor. Daha ilk sahnesinden itibaren tiyatral kelimesinin bile kifayetsiz kalacağı fiyakalı mı fiyakalı bir görsel senfoni ile izleyiciyi köşeye sıkıştırıyor. Bu görsel armoniyi bütünleyen Daniel Pemberton imzalı müziklerin de etkisiyle, bizleri bu fantastik yolculuğun manzarası en güzel yerine oturtarak şahane de bir kıyak geçiyor! Bize iki seçenek kalıyor; ya bu manzaranın tadını çıkartacağız ya da filmin nitelik açıdan kaçınılmaz noksanlarını görebilmek için yerimizden kalkarak manzaraya daha yakından bakmayı tercih edeceğiz.

İkinci kategoride yer alan izleyicilerin, filmin tam da bu noktadan sonra hızla irtifa kaybedeceği gibisinden aslında pek de keşif değeri taşımayan bir eleştiride bulunmaları da pek yanlış değil. Fakat zaten abecesi, yeni nesil izleyici için pek de çekici gelmeyen bir öyküyü, yine kendine has zekice diyaloglar, hızlı kurgu ve hınzır müzik kullanımıyla harmanlayan Ritchie; Arthur’un ilk 100 metre koşusunda nefesinin tıkanmaması için elinden gelenin en iyisini yapıyor! Bu koşuda ipi tek başına Arthur’un göğüslemesi adına da çoğu zaman diğer karakterlerden alabildiğine uzaklaşıyor. Nihayetinde burada izlediğimiz Brett Ratner’ın Herkül efsanesini halk söylencelerine indirgeyen ve “zaferler güçlü bir ekiple kazanılır” söyleminden çok çok daha fazlası. Arthur bir ekibin lideri olmanın ötesinde tam anlamıyla bir efsane, katıksız bir kahraman!

Eleştiri?

Ricthie’nin en çok eleştirileceği konu da aşağı yukarı bu olacaktır. Evet!  Arthur dışındaki karakterlere olan mesafe bariz. Bu mesafe, Ritchie tarafından kasten koyulmuş bir mesafe. Yani Charlie Hunnam suretindeki Arthur, film boyunca yükseldikçe yükselirken; yan karakterler de her dakika biraz daha silikleşiyorlar. Elbette ki Kill List ve Utopia gibi yapımlarla yıldızı iyiden iyiye parlayan Neil Maskell’in Back Lack karakteri ve Game of Thrones’un Petyr Baelis’i Aiden Gillen’ın ete kemiğe büründürdüğü Bill bu denklemin dışına kendini atabilen isimler arasında yer alıyor. “Ne çektin be şu zalim kardeşlerden” dedirten Eric Bana, Uther rolünde yine perdeyi ufak ufak sarsarken, Jude Law gibi bir karizmayı bu sefer kötü adam suretinde izlemek ise ne yalan söyleyelim seyir zevkimizi katmerliyor! Astrid Berges-Frisbey’in perdeye taşıdığı isimsiz büyücü ise nev-i şahsına münhasır karizması ile Arthur’un yanına en çok yaklaşabilen ikon haline geliyor.

Peki; Kral Arthur: Kılıç Efsanesi, en kaba tabirle Snatch sosuna banılmış bir epik fantezi mahsulünden mi ibaret? Filmi çok beğenmekle birlikte bu soruya “evet” cevabını vermek zorundayım. Hatta ve hatta Snatch’in arızalı çingenesi Mickey ile başlayan, Sherlock Holmes ile devam eden ve şimdilik Arthur ile son bulan bitmek bilmez “boks fetişi” dışında, bu sıfır kilometre Kral Arthur filminde gerçekten de güçlü karakterlerden pek de eser yok. Bunun bir bakıma Ritchie’nin kartları açmadan masaya koymasıyla alakası olduğunu düşünüyorum tabi. Önceleri Gary Oldman tarafından perdeye taşınacağı söylenen Merlin’in filmden tamamen çekilmesi, Lancelot ya da Guinevere gibi kilit karakterlerin esamesinin bile okunmaması, bu filmin, büyük bir projenin ilk adımı olduğunu bizlere yeniden hatırlatıyor.

Yani karşımızdaki mahsul, etraflı bir Kral Arthur öyküsü olmaktan ziyade, Kral Arthur – Excalibur entegrasyonunu ön plana alan bir “direniş” filmi. Bir kahraman yaratımı konusunda karşımıza çıkabilecek her türlü klişeyle dengeli bir biçimde oynayan Guy Ritchie’nin çok daha geniş çaplı bir öyküye zemin hazırladığını söylemek için kahin olmaya gerek yok! Nitekim yuvarlak masa tamamlandıktan sonra o masayı dolduracak olan yeni karakterlerle “Kral Arthur kimdir?” sorusunun bindirdiği yükten tamamen arınmış bir devam filmine hazır olabiliriz.

Bu sebeple; akıbeti Sherlock Holmes gibi olur mu bilinmez ama bu haliyle Kral Arthur: Kılıç Efsanesi oldukça uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ilk adımı gibi duruyor. Bir blockbuster eleştiri klasiği haline gelen “senaryoda belli başlı hatalar vardı” ya da “karakterler zayıftı” gibisinden, zaten yolun başında cepte olan handikapları aştığımızda, eğlence sineması adına “keyifli” bir zafer diyebiliriz Kral Arthur için…

Yorumlar

  • Taner Eser

    İlk 10 dk çok iyiydi. Ancak bütün cephaneyi ilk başta hatcıyorlar. Yarım saat sonra bitse de gitsek havası oluşuyor. Öyleki sonuna doğru uyuya kalıp bölüm sonu canavarını kaçırdım. Özetle Guy bitmiş beyler.