Kahramangiller

Manchester by the Sea: Oyunculuk Dersi Veren Usta İşi Bir Film

Lee Chandler (Casey Affleck) tesisat, elektrik, kapıcılık gibi sıradan işler yaparak, tek göz bir evde boşanmış, yalnız başına yaşayan bir adamdır. Bir gün ağabeyi Joe’nun kalp krizi geçirdiği haberini alınca memleketine, Manchester by the Sea adlı deniz kenarındaki küçük kasabaya döner. Ancak hastaneye vardığında ağabeyinin hayatını kaybettiğini öğrenir. Lee için asıl şok, ağabeyinin 16 yaşındaki oğlu Patrick’in vasisi olarak tayin edildiğini öğrenmesi olacaktır. Çocuğa göz kulak olmak için doğup büyüdüğü bu küçük kasabaya taşınması gerekmektedir, ancak Lee’nin burada yaşadığı travmatik olaylar, taşınma konusunda isteksiz davranmasına neden olacaktır.

Filmimizin tanıtımına geçmeden önce şunu söylemek isterim ki son yıllarda izlediğim en sağlam, hayatın içinde gerçek bir dram öyküsü. Filmin öne çıkan tarafı kesinlikle oyuncuların olağanüstü performansları. Öyle bir film düşünün ki; oyunculuk kategorisinde bu sene Oscar törenlerinde üç aday çıkarsın bu çok sık görülen bir durum değil. En iyi erkek oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en iyi yardımcı kadın oyuncu kategorilerinde aday olan bu filmimiz Casey Affleck’in muhteşem oyunculuğuyla bu sene en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandı. Bunlar sadece filmin oyunculuk anlamında yakaladığı başarılar, diğer ödüllerini de en son paylaşacağım.

Manchester by the Sea

Lee Chandler (Casey Affleck)

Kenneth Lonergan tarafından yazılıp yönetilen film ayrıca Kennet Lonergan’a en iyi özgün senaryo dalında ilk Oscar heykelciğini kazandırdı. Elbette ki bu başarıyı sonuna kadar hak eden bir film var karşımızda. Aslında filmimiz her şeyini kaybeden bir adamın öyküsü. Yaşadığı bir trajedi yüzünden kendine ve dünyaya nefret dolu olan Lee Chandler’ın hikayesi o kadar hayatın içinden ki bizi hemen kendine çekiyor. Filmin çok güzel ve değişik bir anlatım tekniği var. Abisinin ölümüyle beraber çıktığı yolculuğa flashback sahneleriyle tanık oluyoruz ve Lee’nin her flashback sahnesinde onunla iligili yeni şeyler öğreniyoruz.

İlk başta abisinin ölümüne bile yeteri kadar üzülüp tepki göstermeyen, hayatta hiçbir şey umurunda olmayan, vurdumduymaz bu kahramanımızın bir derin acısı, geçmişi olduğunu görebiliyoruz ama tahmin etmek seyirciye kalıyor. Bende söyleyip büyüsünü bozmak istemem. Ana hikayesinde ilerlerken flashback sahneleriyle filmin konusunu daha iyi doldurup altyapı oluşturmak büyük bir ustalık işi ve yönetmen burada övgüleri sonuna kadar hak ediyor. Ayrıca yönetmen dikkatli seyircilerin gözünden kaçmayacak bir ”cameo” (filmlerde ekipten birinin (yönetmen/yazar vb.) alakasız bir rolde gözükmesine verilen isim) yapmayı da ihmal etmemiş.

Abisinin ölümünden sonra hiç beklemediği ve istemediği şekilde abisinin oğlu Patrick’in velayeti ona kalmıştır. Aslında filmimiz de burada başlar daha çok Lee ve Patrick’in hayatlarına odaklanırız.  Lee karakteri filmin en depresif karakteri anti sosyal, çevresindekilere karşı duyarsız, kafasına eseni yapan, içici ve  barlarda sürekli kavga çıkaran biri olduğu için çocuk yetiştirme konusunda pek iyi portre çizmez. Aslında hep böyle biri olmadığını flashbacklerle anlıyoruz. Bir teknede o, abisi ve henüz küçük yaşta olan Patrick çok mutlu bir aile tablosu çiziyor.

Lee ve Patrick

Ama yavaş yavaş hikaye ilerledikçe Lee’nin neden bu hale geldiğini, o trajediye şahit olmak, seyirci için çok sarsıcı bir dram haline geliyor. 16 yaşındaki Patrick ile diyalogları ve yaşadıkları klişeden o kadar uzak ki. İşte bende dahil herkesin ters köşeye yattığı nokta da bu oluyor. Ağlatan bir dram değil, aksine hiç  fark ettirmeden izleyiciye işleyen bir hüznü var bu filmin. Hatta çoğu zaman güldürüyor. Patrick’e ebeveynlik yapmaya çalışırken yavaş yavaş kendi içindeki karakter dönüşümünün ilk adımları sanki bir önerme gibi. ”Sen yaşayan bir ölü değilsin, bundan daha fazlasısın.”

Patrick rolündeki Lucas Hedges henüz 20 yaşında olmasına rağmen en iyi yardımcı erkek oscar adayı olması bile ne kadar başarılı bir yolda ilerlediğinin kanıtı. Filmde hem amcası Lee ile uğraşırken bir yandan babasının ölümüyle altüst olan dünyasında iki arada bir derede kalıyor desek tam olur. Yer yer komik, yer yer vurucu sahneleriyle başarılı bir film. Lee’nin eski eşi rolündeki Michelle Williams yardımcı rolde adeta oyunculuk dersi veriyor. Lee’nin eski eşi Randi ile flashback sahneleri filmin en önemli noktalarını temellerini oluşturuyor.

Randi ve Lee

Hikayenin devamında bir kaç kez karşılaşmaları ve diyaloglar oldukça başarılı. Özelikle Randi’nin bebek arabasıyla Lee ile yolda karşılaştığı sahne sadece filmin değil sinema tarihinin en sarsıcı, dramatik sahnelerinden birine dönüşüyor. Sırf bu sahnedeki performansı Michelle Williams’a en iyi yardımcı kadın oyuncu oscar adaylığı getirdi desek abartmış olmayız. Bu sahnedeki her iki oyuncunun oyunculuğu ders olarak gösterilecek düzeyde. Film boyunca Lee karakterinin boğazı düğümlü, çaresizliği, sessizliğiyle bir şeyleri anlatması olağanüstü.

Sonuç

Ben şahsen uzun zamandır çaresizliği, pişmanlığı ve hüznü bu kadar güzel yansıtan bir film izlememiştim. Casey Affleck o kadar şeffaf ve doğal performans sergilemiş ki, karakterin acısı, hüznü yüreğinize işliyor. Flashbackleri inanılmaz etkileyici ve her geçmişe gidilen sürede Lee karakterine dahada derinden bağlanıp evrilmesine şahit oluyoruz. Gerçek bir hikaye gibi, doğallık çerçevesinde olduğu için sıkmayan bir akış söz konusu. Bu kadar hayatın içinden, sarsıcı bir film kaleme alıp yönetmek usta işi ve son zamanların en iyi oyunculuk performansı sergilendiği bu filmi şiddetle öneririm. 89. Akademi Ödüllerinde 6 adaylık almış ve iki Oscar kazanmış bu filmi kaçırmayın derim.

Yorumlar