Kahramangiller

Rogue One – Dört Dörtlük Bir Evren Filmi

Disney, 2012’de Star Wars’u satın aldığında her sene bir film olmak üzere altı tane film duyurdu. Bu altılıdan üçü bir ana hikayeyi anlatacak, diğer üçüyse daha bağımsız birbiriyle bir pek bir alakası olmayan filmler olacaktı. İlk film olan The Force Awakens’ı geçen sene izledik ve onca beklentiyi karşılamayan, risk almaktan korkan bir film izlemiştik. Özellikle benim gibi Star Wars’u “sequel” üçlemeyle değil de “prequel” üçlemeyle tanıyanlar tatmin olmamıştı ve açıkçası Rogue One’dan pek bir beklentim yoktu. Çünkü Expanded Universe’ün rafa kaldırıp “Legends” ilan etmesinden sonra çıkarılan kitapların suya sabuna dokunmadan hayranları doyurmak amacıyla çıkarıldığı belliydi ve Disney’in de genel olarak filmlerinde belirli formülleri uygulayarak peşi sıra film çıkarma politikası uyguladığı bilinen bir gerçekti. Ama Rogue One tüm bunları masanın dışına itti, nitelikli bir film var karşımızda.

Odak noktasının biraz gerisinden başlıyor film ve ana karakterin geçmişi hakkında birkaç bir şey söyledikten sonra ileriye sarıyor. Farklı farkı yerler ve karakterler göstermeye başlıyor. Bizi uzak galaksideki farklı farklı olayların arasında gezdiriyor ve oldukça hızlı gösteriyor tüm bunları. Muhtemelen izleyicinin olayları ve sonunda ne olacağını az çok bildiğinden böyle bir hamle yapmışlar. Filmin epey akıcı olmasını sağlamış, sonunda iki küsür saatin nasıl geçtiğini anlamadım.

Olayların hızlıca geçmesi filmin karakterlerin bağını anlatmasına engel olmamış. Bunun aksi bir durumu Suicide Squad’da gördük. Benzer kulvarlarda yarışan iki film de bir grup farklı karakterin birleşmesini ve takım olmasını anlatıyor. Çizginin bir tarafında Suicide Squad olayları hızlıca anlatmaya çalışarak karakterleri “Yaptık oldu” noktasında birleştirdi ve aralarında organik bir bağ oluşturamadı. Rogue One ise Star Wars’un geçmişini bilmemize güvenerek olayları tereyağından kıl çeker gibi anlatıyor ve karakterler arasında ilişki gayet organik.

Yükselen bir trend olan ve ilerleyen yıllarda pek çok kez daha göreceğimiz başrole kadın karakter koyma olayı burada da karşımıza çıkıyor: Jyn Erso. Gayet başarılı bir portre çizilmiş Jyn Erso için, güçlü ve anaç bir karakter var karşımızda ve filmin ana draması Jyn üzerinden yürüyor. Biraz da Cassian’ın üzerinde durulmuş. Takımın geri kalanı için herhangi bir drama koyulmamış. Açıkçası bunu olumlu buldum. “Eğer bir filmde bir takım varsa her takım üyesinin hikayesine azıcık dahi olsun eğilmeliyiz” düşüncesine karşıyım. Hepsini anlatalım derken Suicide Squad’daki gibi ellerine yüzlerine de bulaştırabilirler. Neyse ki filmde böyle bir olaya girilmemiş, geri kalan karakterler efendi efendi rollerini yapıp sahnede fazla yer kaplamıyor ki bu da filmin akışkanlığını arttırıyor.

Diğer takım üyelerinin karakterizasyonlarıyla ilgili bir problem gözüme çarpmadı. Hepsi de kendi içlerinde başarılı ve tutarlı. Özellikle K-2SO’nun “Yüzdeli espri yapan komikli robot”dan fazla bir şey olmayacağını düşünüyordum ama bu konuda da yanıldığımı itiraf etmeliyim, gayet hoş bir rolü var filmde. Chirrut’a da bir parantez açmak lazım. Hiç Jedi görmediğimiz filmde force ile ilgili alışılmışın dışında bir karakter yaratılmış. Evrenin çeşitliliği açısından güzel bir hamle.

Sonuç bölümüne kadar karakterleri tanıtan ve takımı oluşturan Rogue One, sonuç bölümünde tavan yapıyor, her yönden. Oldukça nefes kesici çatışma sahneleri, uzay gemisi savaşları görüyoruz. Bu kısımlar adeta bir savaş filmi titizliğinde kurgulanmış ve Episode VII’de gördüğümüz enfes görsellik bu filme de aynen geçirilmiş. Hatta görsellik Force Awakens’tan daha iyi kullanılmış. Özellikle birkaç gemi savaşı sahnesi hayran bıraktıracak düzeyde. Sonuç bölümünün olağanca hızıyla anlatılması ve hayranlara kalp krizi geçirtecek finalinin ardından film noktalanıyor.

Filmde tatmin etmeyen tek nokta müzikleri. John Williams’ın müzikleri bestelemediği ilk Star Wars filmi Rogue One ve klasik Star Wars müziklerinin çizgisinde duruyor ama hiçbir beste de aklımızda kalmıyor. Açıkçası bu filmin bir spin-off filmi olmasından hareketle müziklerinin klasik Star Wars çizgisinden farklı tatlarda olmasını isterdim. Umuyorum ki ileri filmlerde müzikal açıdan daha farklı tatlar bulunur.

Her Şeyi Bir Tarafa Bırakacak Olursak

Rogue One çok beğenildi, özellikle hayranlar ve Star Wars hakkında az çok laf edebilecek kişiler tarafından. Çünkü bu filmin diğer tüm Star Wars filmlerinden ayıran çok temel bir nokta var, ne senaryosu, ne karakterleri ne de nesnel bir ölçüt bu: İlk kez Star Wars evreninin tam manasıyla içindeyiz.

Lucas döneminde filmler ana hikayesini anlatıp görevlerini yapardı ve hafiften de arka plandaki evreni bize hissettirirdi fakat hiçbir zaman o evreni filmlerde göremedik. Ya Knights of the Old Rebuplic, Jedi Academy gibi oyunlarla ya da kitap serileriyle o evreni yani Expanded Universe’u tanıyabildik. Rogue One da o eserlerin görevini görüyor. Filmin başından itibaren farklı gezegenleri, uzaylı ırklarını ve çeşitliliklerini görüyoruz. Bu çeşitlilik genelde emekli edilmiş “Legends” döneminin kalıntıları üzerine kurulmuş, filmde hayranlara göz kırpan epey nokta var.

Rogue One, belki normal açıdan üst düzey bir film olmasa da gerçekten dört dörtlük bir evren filmi; ileri spin-off filmleri için ümit vadeden, Star Wars evrenini az buçuk dahi olsa ziyaret etmiş herkesin sevebileceği bir film. Bu özellikleriyle sübjektif sıralamamda üçüncü filmden sonra en sevdiğim film oldu benim nezdimde, Disney’in oluşturmaya başladığı evren içinse bir “umut” kaynağı.

Yorumlar